23 Ekim 2008 Perşembe

Yavuz Akalın

1965 Yılında Kütahya da doğdu.


İlk orta ve lise tahsilini Kütahya da tamamladı.


1983 yılında İ.T.Ü. Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'nda yüksek öğrenimine başladı. Konservatuar'da Neyzen Niyazi SAYIN'la meşk etti. Daha sonra İzmir Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu'na sanatçı olarak atanması dolayısı ile E. Ü Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'na yatay geçiş yaparak yüksek öğrenimini burada tamamladı. Burada Mehmet Kutlugün'den kanun dersleri de aldı.


Müziğe 9 yaşında, kanun ve kemençe çalan babası Mimar Erhan Akalının teşvikleriyle başladı. İlk olarak Şemseddin Güveyden Ney dersleri aldı. Rahmetli Neyzen Aka Gündüz Kutbay'la 1 sene kadar meşk etti. İstanbul'da bulunduğu süre içinde B.Sıdkı Sezgin,Alaeddin Yavaşça, Necdet Yaşar ve İhsan Özgenden istifade etti.


1992-1994 yılları arasında D.E.Ü müzikoloji bölümünde , 1995-1999 yılları arasında da E. Ü Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'nda Ney dersleri verdi.


1987'de Tunus'ta , 1991'de Tanrıkorur saz topluluğu ile Amerika'da (Maryland , Phedelpia , Baltimore) , Çeşitli Sema toplulukları ile Almanya( Münih 1995)Portekiz(1999 Lizbon) Japonya( Tokyo 2000) Kore(Seul 2000) Çin(Pekin , Şhangay 2001) Sema törenlerine katıldı. Yine 2000 yılında Taiwan başkenti Taipe de yapılan Asia-Pacific Traditional Arts Forum'a katıldı ve üniversitede dersler verdi .


Halen Kültür Bakanlığı İzmir Devlet Korosunda Ney sanatçısı olarak görev yapmaktadır.


Kaynak: www.neyzen.com

Üstad Neyzen Niyazi SAYIN

1927 senesinde, İstanbul Üsküdar'da, açık Türbe denilen Doğancılar semtindeki ahşap eski bir Türk evinde dünyaya geldi. Burada bir müddet oturduktan sonra, Doğancılar'daki şimdi artık pek bulunamayan ahşap iki katlı kendi evlerine taşındılar.


Babası Rumeli dediğimiz Resne, annesi de yine aynı beldeden Manastır'da dünyaya gelmişlerdir. Ağabeyi ve ablası ise, Neyzen Niyazi SAYIN gibi İstanbul'da dünyaya geldiler.


İlk ve orta okulları, Üsküdar Paşakapı'da, liseyi, Haydarpaşa ve Beyoğlu'nda okudu.


İkinci Cihan Harbi ve yoksullukların önde olduğu bir devirde tahsilini tamamlamak nasip olmadı.


Askerliğini eğitim alayında yaptığı devirde, İstanbul Belediyesi Konservatuarı'na devam etti.


Okul sıralarında çeşitli spor dallarında muvaffakiyetleri vardır.


Babası, aileden gelen müzik terbiyesiyle, Neyzen Niyazi SAYIN'ı genç yaşında müziğe yönlendirmiştir. Okul sıralarında, ağız mızıkası ve armonika çalması, batı müziğine olan düşkünlüğü ve aynı zamanda manevi inancı münasebetiyle, cami mûsikîsini öğrenmek için, gençliğine rağmen bu yoldaki mesaisi fazladır.


Özellikle Haydar Paşa Lisesi'nde okuduğu yıllarda çok iyi ağız armonikası çalmaktadır. Esasen en başarılı olduğu dersler arasında edebiyat, müzik ve spor başı çekmektedir. Daha o yıllarda güzel sanatlardaki kabiliyeti, kendini derslerinde belli etmiştir. Hatta bir dönem Fenerbahçe genç takım seçmelerini en ön sırada kazanmış ve bir süre bu takımda futbol oynamıştır.


Plastik sanatlara da çok büyük ilgisi ve yeteneği bulunan Neyzen Niyazi SAYIN'ın küçüklüğünden beri en büyük zevklerinden biri de, mahalleden bazı arkadaşlarıyla birlikte resim ve ağaçları oyarak küçük heykelcikler yapmaktır.


Babasının İstanbul kültürü içindeki yaşayışı ve bilhassa Tanburi CEMİL BEY'e olan sevgisi neticesi olacak ki; evlerinde bazı zamanlar, evlatlarını borulu gramofonun etrafına toplar, çocuklarından birisi plağı yerine koyar, diğeri gramofon zemberek kolunu kurar, Neyzen Niyazi SAYIN'a da iğnesinin takılması kalırdı. Neyzen Niyazi SAYIN'ın bu günlere gelmiş olmasını sağlayan güzelliklerin başında gramofondan dinlediği Tanburi CEMİL BEY'in taksimleri çok önemli bir yer tutar. O günün atmosferi içinde gerek evlerden, gerekse Camilerden ve bilhassa Minarelerden gelen sedalar da, kendilerini bu günlere getiren güzellikler arasındadır.


1947 yılında, Semtlerinin Camiinde, bir ikindi ezanı Neyzen Niyazi SAYIN'ı, kimin okuduğunu öğrenmek için Cami kapısına götürdü. Oradan çıkanlar içerisinde mahallenin büyüklerinden Mustafa DÜZGÜNMAN ile karşılaştı. Ezanın kimin tarafından okunduğunu sordu, bu durum Mustafa DÜZGÜNMAN'ın çok hoşuna gitti. Cevap olarak; kendisinin okuduğunu söyledi ve ilaveten; "eğer istersen gel bizim evde dini eser meşk ediyoruz" dedi. Bilahare oraya devam etmeye başladı ve hocasının en çalışkan talebelerinden oldu. O kapı Neyzen Niyazi SAYIN'a mûsikî aleminin açılmış olduğu ilk ciddi kapıdır.


Dini ve tasavvufi eserleri geçerken, bu eserlerde ifadesini bulan duyuş ve düşünüş tarzı ilgisini çekmeye başlamış, güftelerin anlamını çözmeye çalışırken kendini tasavvufun içinde buluvermiştir.


Daima kendisinin velinimeti olarak gördüğü, rahmetli hocası; Mustafa DÜZGÜNMAN, Neyzen Niyazi SAYIN'a istidadının doğrultusunda çok yardım etmiş ve mensup olduğu diğer sanatlarda da önder olmuştur. Aralarındaki yakınlık ve bilhassa, mesleği olan aktarlık sebebi ile, o manevi insanların buluştuğu aktar dükkanındaki, güzel sohbetlerden aldığı feyzlerde, hocasının tesirinin çok önemli olduğunu söylemeyi bir borç bilmiştir.


Her nedense ney sazına olan sevgisinin nereden geldiğini hala bilememektedir. Bir ney almak ve öğrenmek istiyordu. Üsküdar'ın kıymetli ailelerinden olan ve Üsküdar Mûsikî Cemiyeti neyzenlerinden Emin BEY'den bir ney almaları için rica eder. Beraberce Beyazit Çadırcılar'da Osman DEDE'ye giderler, on lira mukabilinde bir sipürde ney alırlar. Neyzen Niyazi SAYIN, o günün tarihini, hayatının en önemli günlerinden biri olduğu için hiç unutmamıştır. 4 Mart 1948.


İlk olarak Yenikapı Mevlevî-hânesi Şeyhi Abdülbaki DEDE'nin oğlu Neyzen Gavsi BAYKARA'dan iki ders aldı. Bu günler içerisinde hayatının unutamayacağı büyüklerinden, Hezâr-fen (bin fen sahibi) Hattat Necmeddin OKYAY, Neyzen Niyazi SAYIN'ı alır, Resim Heykel Müzesi müdürü ve Güzel Sanatlar Akademisi resim hocalarından Neyzen Halil DİKMEN'e götürür. Kendileri Neyzen Emin Dede'nin talebesi, Türkiye'nin en büyük neyzenidirler, Neyzen Niyazi SAYIN bundan habersizdir.


Kendisini, Necmeddin Hoca ona teslim eder. Neyzen Niyazi SAYIN artık aynı zamanda Güzel Sanatlar Akademisinin en büyük hocalarından birinin de talebesidir. İlk dersin tarihi 21 Ocak 1949'dur. Her Perşembe günü on beş yıl hocasından ney ve ahlâk dersi alır. " Bir daha böyle bir hocanın bulunacağını tahmin etmiyorum", şeklindeki ifadesi de Neyzen Halil DİKMEN'in büyüklüğünü açıkça ortaya koymaktadır.


"Bir gün hocamdan ders almak için müzeye geliyordum. Bahçede, hocadan ders alan akademi talebelerinden Cemal'e rastladım. Hatırını sordum, bana şöyle dedi: "Niyazi; ben artık hocadan ders almayacağım. Çünkü onun yaptıklarını neyde yapmaya imkan yok. Ama şunu bil ki yine Hoca'ya geleceğim. Ney dersi almak için değil, ahlâk dersi almak için" şeklindeki ifadesi hiç aklımdan çıkmaz". Bu ifadesi de Neyzen Halil DİKMEN'in kıymetini açıkça ortaya koyar.


Kıymetli Hocası Mustafa DÜZGÜNMAN'dan ilâhîlerin yanı sıra, ebru, cilt ve fotoğrafçılığı öğrendiği gibi, tespih koleksiyonu yapmayı ve tespihin her türlü değerini de yine ondan öğrendi. Bilâhare tespihe olan merakı münasebetiyle altı ay kadar bir müddet Edirnekapı'da Galip Usta'dan tespih yapmasını öğrendi.


Neye olan sonsuz öğrenme arzusu yanında Hocası Neyzen Halil DİKMEN'den resim dersi almaya başladı. Bu günler içerisinde yine Hoca'sının arzusu ile ki daha evvel de bahsedildiği gibi konservatuara devam ettiği söylenebilir.


1950 senelerinde Üsküdar Mûsikî Cemiyeti ile ve Neyzen Süleyman ERGUNER (Dede Süleyman ERGUNER) ile İstanbul Radyosu'nda saz eserleri icra ediyorlardı.


Yapmış olduğu soloların bir neticesi olarak Dr. Nevzat ATLIĞ Bey'in arzuları ile İstanbul Radyosu Müzik Yayınları'nda vazife aldı. O devrin kıymetli hocalarının bulunduğu yıllarda ve devamında radyo muhitinden çok feyz almış olduğu söylenebilir. 1954 yılından 1956 yılına kadar bu vazifede bulundu. Aynı zamanda radyo müzik neşriyatına da iştirak ediyordu.


1956 yılından 1969 yılına kadar Münir Nureddin SELÇUK'un arzusu ile İstanbul Belediyesi Konservatuarı icra heyetinde vazife aldı. Bilâhare, bu vazifeden sonra o devirde yeni kurulan İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı'nda Öğretim Görevlisi ve Nefesli Sazlar Ana Bilim Dalı Başkanı olarak vazife aldı. Halihazırda bu vazifesi devam etmektedir. 1980 yılında Amerika'nın Seaatle Üniversitesi'nde bir yıl kadar bir devrede arkadaşı Tanbûrî Necdet YAŞAR ile Türk Mûsikîsi eğitimi yapmış bulunmaktadırlar. Aynı zamanda İngiltere, Almanya, Fransa gibi memleketlerde de çeşitli zamanlarda konserler vererek mûsikîmizin ciddi ve asil olan güzelliklerini tanıtma saadetine kavuştular.


Amerika'da bulunduğu zaman içerisinde Seattle Public'te iki de ebru sergisi açmıştır.


Gerçek bir sanatçı olan Neyzen Niyazi SAYIN ebrudan fotoğrafa, tespihçilikten sedef kakmacılığına, elektronikten tornacılığa, balıkçılıktan gülcülüğe, ağaç işlerinden kuşçuluğa kadar yoğun bir ilgi yelpazesi içinde yoğrulmuş, günümüzün ender şahsiyetlerinden biridir. Bu bakımdan evini gerçek bir sanat atölyesi olarak kullanmaktadır. Her biri tek başına bir insan ömrünü doldurmaya yetecek olan o kadar sanat ve zanaatta üstâd olan Neyzen Niyazi SAYIN, sanatta bir yere gelebilmek için bütün yan sanatlarla ilgilenmeyi şart olarak görmektedir. Ama her şeyden evvel ahlak; Çok sevdiği Mesut Cemil BEY'in Tanburi Cemil BEY hakkındaki "Babamın ahlakı sanatından üstündür." Sözünü hatırlatarak sanatta gayenin cemiyete ahlaklı insanlar yetiştirmek olduğunu her fırsatta ifade eden Neyzen Niyazi SAYIN'a göre; üstün ahlaka sahip olmayanlar, sanatta başarılı olamazlar.


Sırası ile; Mustafa DÜZGÜNMAN, Şeyh Hayrullah EFENDİ, Mızıkalı Muhiddin EFENDİ, Zekâî DEDE'nin talebesi Kadırgalı Hüseyin Fahrettin EFENDİ, Hafız Ali EFENDİ, Kadıköylü Vahit BEY, Emin ONGAN, Şefik GÜRMERİÇ ve bilhassa Mesut Cemil BEY gibi hocalardan feyz almış olduğu söylenebilir.


Neyzen Halil DİKMEN hocasının başta ney olmak üzere her hal ile kendisine olan yardımlarını hiçbir zaman unutamamaktadır. Bir köklü ekol olan ney tavrının, kendileri son mümessilleridir.


Tanburi Cemil ÜSTAD'a olan sevgisi ve onun elinde olan plaklarından ve oğlu Mesut Cemil BEY'in göstermiş olduğu yoldan bilhassa istifade etmiş olduğunu söylemeyi her zaman bir borç bilmiştir. Neyinde gerek Hocası Neyzen Halil DİKMEN'in ve gerekse Tanburi Cemil BEY'in yollarını ve sanat anlayışlarını birleştirmek yegane arzusu idi. "Elli üç yıllık sanat hayatım içinde her ikisinin tevhidi ile ortaya bir şeyler koymuş isem, kendimi bahtiyar addederim." Şeklindeki ifadesiyle sevgi ve saygısını dile getirmektedir.


Neyzen Niyazi SAYIN'ın ney icrasında yeni kalıplar ve pozisyonlarla bir dönüm noktası teşkil ettiği, bu manada geleneği kendi içinde yenilediği ortak kanaattir. Neyde, bir "Neyzen Niyazi SAYIN öncesi" ve "Neyzen Niyazi SAYIN sonrası"ndan söz etmek gerekir. Bazı pozisyonların ve baskı şekillerinin eksikliği dolayısıyla eskiden Kürdîlihicâzkâr, Şedd-i-arabân, Nihâvend gibi makamlarla taksim bile yapılamazken, bugün çoğu Niyazi Bey'in talebesi olan genç neyzenler onun açtığı yolda mucizevi başarılar göstermektedirler.


Perdeleri büyük bir titizlikle kullanması, nefes hakimiyeti ve benzersiz legatosuyla, mûsikî tarihinde seçkin bir yer edinen Neyzen Niyazi SAYIN; Ney açarken 26 lı birim sistemine ilaveten kullandığı kaydırma sistemi ile de gelecek kuşaklara örnek bir liderlik ve ekol sergilemektedir.


Neyzen Niyazi SAYIN ekolü...


Kaynak: www.neyzen.com

Bir Nefes Ney...

Bir Nefes Ney


Karl Marks o her şeye tepeden bakan üslubuyla `anlattığım senin hikayendir` der. Bilen bir `bendir ` çünkü o. Bilinen `sen`e istihza ile yaklaşmakta sakınca görmez. Mevlana ise benlik, senlik davasını aşmıştır. Bu yüzden `bişnev` deyip anlatmaya başlar. Onun davası `ben`inini ispatlamak ve muhatabını kendi egosunun istediği bir projeye göre yeniden biçimlendirmek değildir. Mevlana `nın meramını belki de en iyi `ney ` anlattığı içindir ki Mesnevi `sinin ilk 18 beyitinde `neyin` şikayetini nakletmeyi uygun görmüş; kendi kitabının giriş kapısını `ney ` ile taçlandırmıştır. Mevlana `dan sonra Mesnevi `yi anlamak ve anlatmak için şerh etmek isteyenler bu yüzden `ney `in neyin nesi olduğu üstünde düşünmüşlerdir. Mesela Ankaravi Rusuhi Dede `ye göre `ney ` kelimesi ebced hesabına göre 60`a denk düşer. Bu sayıda `sin ` harfine tekabül eder ki `sin ` harfi Peygamberimiz efendimizin remzidir. Dolayısıyla Ankaravi`ye göre Mevlana `Bişnev`i `Peygamberimizi dinle` anlamına gelmektedir. İçi boş olan, dolayısıyla da dünyadan (masiva) arınmış olan `ney ` maveradan haber verirken insan-ı kamilin de timsali olur kulaklarımızda. Peki ney maveradan ne haber verir? Asaf Halet Çelebi : `Neyin taksimi İsrafil `in surunu temsil etmektedir. Naatı ve ney taksiminin sonuna doğru hafifleyen ney sesine başka bir ney ya da neyler dem tutarlar. Dervişler birden ellerini zemine vurup ayağa kalkarlar. Bu hareket de sur`u duyan canların kıyamet günü dirilmelerini temsil etmektedir.`


Neymiş ney bilmek için bize neyin nesi olduğunu gösteren Mevlana `nın Mesnevi `sinin giriş kısmında yer alan 18 beytine göz atmamız gerekiyor. `Dinle neyden, zira o bir şeyler anlatmada.` Mevlana `nın çağrısına uyup dinlemeye başlayınca öğreniriz. `Ayrılıklardan şikayet etmededir.` Neyin derdi bizim derdimizdir. Çünkü biz insanlar ne bu dünyada yaratılmışızdır ne de bu dünyaya kazık çakmak için. Bu dünya fanidir ve biz de yaratılış itibariyle bilsek de bilmesek de baki olana özlem duymaktayızdır. `Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri / İniltim kadın erkek herkesi ağlattı`. Neyin derdi kopartılmış olmanın; bir asıl vatanının olduğunun farkında olmaktan kaynaklanır. İnsanların ise ancak bazıları bunu bilir. Çoğunluğun zannı ise bu dünya asıl vatandır. Tıpkı Platon `un mağara metaforunda zincirli esirlerin gördükleri gölgeleri asıl sanmaları gibi, insanların büyük bir kısmı dünyayı gerçek sanma yanılgısına kapılırlar. Ney ise feryad ederek insanlara hakikati bildirmeye, duyurmaya çalışır. Neyi ney yapan hakikat aşkıyla, hakikat özlemidir uzun lafın özü. Neyin özlemi kamışının kopartıldığı an başlar. Arkeologlar ise bunun beş bin yıllık kısmını belgeleyebilmişlerdir. Sümerlilerin milattan önce 2800-3000 yıllarında imal ettikleri `na` veya `nay` adını verdikleri müzik aleti (ki bu isim Farsçaya ney olarak geçmiştir) bugün ABD `de Philepeldia Üniversitesi Müzesinde sergilenmektedir. Neyin derdi ve feryadı bu kadar kadimdir işte. Tasavvuf musikimizin bu başsazı olan ve insan-ı kamil`in sembolü olan ney, sarı renkli, sert ve sık lifli kamıştan yapılır. Başka bölgelerde de ney için uygun saz bulunsa da Asi ve Nil Nehri kıyılarında yetişen sazlar ney için en makbul olanlarıdır. Ney yapılacak kamışın dokuz boğum olması şarttır. Kim bilir belki de sözle lafı karıştırmamak için boğazın dokuz boğumlu olması gerektiği önerilmesi gibi her ciğeri olanın `nefes`i neye yetişmesin diye dokuz boğumlu yapılır ney ve neyden ses çıkarabilmek bile özel bir terbiyeden geçmeyi gerektirir. Çünkü kaal ehlinin değil hal ehlinin işidir neyzen olmak. Neyin nidasına, özlemine `nefes` yetiştirebilmek kolay değildir. Zaten eskiler `ney üflenmez, üfletirler` diye boşuna söylememişler. Ney bütün kültürümüzün anahtar mecazlarından biri gibi karşımıza çıkar. O kadar çok hayatımızda yer etmiştir ki geçen asırlar boyunca `ney ` feryadı dışında bir nesne olarak da fazlasıyla atıfta bulunulan bir eşyası olarak yer almıştır. Neyin mecazlar denizimiz içindeki yerini tespit etmeye çalışmak bu yüzden heyecan vericidir. Çünkü ney, şekil itibariyle tekliği ifade eder. Birliğin yani vahdaniyyetin semboludur ney . Bir yandan da ney `elif ` harfine ve 1 (bir) rakamına benzer. Böylece ney hem rakamların hem de harflerin birincisi olarak karşımıza çıktığı içindir ki diğer sazlar içinde de birinci olur. Bu birinciliğin asıl sebebi ise ona `hu ` diye üflenmesinden kaynaklanır. Ney üzerinde altı adet delik vardır. İnsanın nefis mertebele teşbih olunur. Yedinci delik nefis-i emmaredir ki o da arkadadır. İnsanın yeryüzündeki seyrini bu neyle anlatmak mümkündür ve neyzen bu hikayenin doruk noktasında karşımıza çıkar. Neyzen Platon `un mağarasındaki zincirlerden kurtulmuş, dolayısıyla gölgenin gölge yani geçici olduğunu bilen ve hakikatin kendisiyle yani gölgenin, gölgeye yol açan kuklanın ötesinde bütün bunları ziyasıyla gerçek yapan güneşin farkında olan kişidir. Ney olması için olgunlaşmış yani sararmış ney olmayı hak edecek bir ömür sürmüş sazın sonbaharda kesilmesi gerekir. Eğer `ney ` olabilecek kadar olgunlaşmadan saz kesilirse kısa zamanda buruşur ve pörsür. Ayrıca ney olacak sazın düzgün olması gerekir. Bir saz ney olması için dışarıdan müdahale ile düzleştirilirse o saz eninde sonunda eski eğriliğine döner. Sözün özü bataklıktaki sazın neye dönüşme sürecindeki her aşama aslında insanın ham iken pişmesi sürecindeki bir aşamaya denk düşer. Uygun sazın kesilmesinden sonra sıra kurutma işlemindedir. İklim koşullarına göre güneş altında iki üç ay kurutulan sazlar daha sonra üstü kapalı ama iki yerden rüzgar alan bir mekanda altı dokuz ay arası bir süre içinde kurutulur. Özel bir ihtimamla delinen ney daha sonra yağda bekletilip süzüldükten sonra üflenmeye hazır hale gelir. Nasıl bir neyzenin yetişmesi zor ise, bir sazın ney olması da güçtür.


Mevleviliğin temel sazlarından biridir ney. Dolayısıyla da kültürümüzün. Şiirimizin böylesi çağrışımlarla yüklü bir imgeye bigane kalması beklenemez tabii. Özellikli neyin ve neyzenin seyri sülukla kurulan ilişkisi düşünülürse şiirin ve şairin sessiz kalamayacağı bir konudur ney . Şiir deyince akla ilk önce Fuzuli gelir. `ney -ı bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver oda yanmış kuru cisminde hevadan gayrı`. Asaf Halet Çelebi , `yılanlar ney havası dinler` diyerek kültürümüzde nefse işaret eden `yılan`ı ve nefs mücadelesini anlatır. Hilmi Yavuz ise `güz bir ney `dir, bir gül üfler` der Ney adlı şiirinde. Edebiyatımızda `ney ` medeniyetimizin çok kullanılan sembollerinden biridir. Peyami Safa Fatih -Harbiye , Tanpınar Huzur adlı romanlarında Oflazoğlu ise III Selim : Kılıç ve Ney adlı oyununda ney bir imge olarak yer alır. Fatih -Harbiye `de ney Fatihtir. Nezahat `in babası Faiz Bey ney üfler. (Bu romanda Harbiye `yi temsil eden Macit ise keman çalmaktadır. Nezihe Harbiye `den Macit (keman) ve Fatih `ten Şinasi (ud) arasında gidip gelirken yaşadıkları hepimizin kimlik sorununun arka planına ilişkin enteresan ipuçları taşır. Ney üfeleyen Faiz Efendi romanda oyunu `ud`dan yana kullanır. Huzur`daki insan-ı kamil Emin Dede bir neyzendir. Hilmi Yavuz `a göre `ney ile neyzen ` bu romanda aynileşirler. Oflazoğlu`nun tiyatro oyununda ise ney medeniyetimizin bir sembolüdür. İşte ney ummanından bir damla getirmeye çalıştım bu yazı ile size. Kalburla taşınmış bir damla su. Bir damla ummana işaret eder diyerek kendimi teselli ediyorum. `Ney `in biz olduğu, bizim `ney ` olduğumuzun anlaşılmasının giderek güçleştiği yaşadığımız günlerde `baki kubbede bir hoş sada bırakmak` için umarım `ney `e yetecek kadar terbiyeli bir nefesimiz ve nefsimiz olması kısmetimize yazılır ...


Suavi Kemal


2005-10-26 Milli Gazete

Ney ve Düdük!

Ney ve Düdük


Hazret -i Pir `in söylediğine göre ney ayrılıklardan şikâyet eder. (Ey codâî-hâ şikâyet mi-koned). Bir de düdük vardır, amma düdük var, düdük var. Ney ; olması gerekeni de söyler. Ayrılıklardan şikâyet etmesi, tevhidden ve Sevgi`nin birleştiriciliğinden söz etmesi demektir. Ney ; Sevgi`yi dile getirir, Sevgi ehlinin mihnetlerini dile getirir. Yanılmıyorsam daha önce de yazmıştım, bir kutlu demde, Niyazi Sayın Ağabey öyle bir ney üflemişdi ki ağlamamaya imkân yoktu. Kendisine bu kutlu ândan sonra duygularımı söyleyince, "öyle mi efendim? Başlamadan önce İmam Huseyn Efendimiz `e ithaf etmişdim de!" demişti. Hû diyelim gerçeklerin demine! Ney bâzen hâl diliyle öfke de gösterir . (Bezm -i meyde süfehânın neye meftûn oluşu / Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir). Sevimli eşekçeğizler alınmasınlar, eşek demekle burada bu sevimli ve cefakeş canları kasdetmiyoruz. Bazı beşeri kasdediyoruz...


Ney ; olanın acısından feryad ederken, düdük ; olan bitenin iyi olduğunu, böyle devam edilmesi gerektiğini ihtar eder. Çünkü ey Azizan , düdüğün aslı tûtek`dir, tûtek`in de tûtî , dudu kuşu, bugün kullandığımız kelimeyle papağan dediğimiz sevimli kuşla ilgisi vardır. "olması gereken"e işaret etmek için ayrılıklardan şikâyet etmez. Bazı yörelerde "kaval" anlamında kullanılır. "Koyun kaval dinler gibi" deyimini akla getirir. Papağan anlamına da gelmesinden anlarız ki, "olması gereken"den çok, ezberletilenle ilgisi olabilir. Öyle düdük (papağan) siretli beşer vardır ki, bunlara da "dilli düdük" tâbir olunur. Ey Azizan , Âkif Merhûm`un Safahatında bu tür düdüklerin, 1908 de kendilerini pazara sürenler cinsi bâbında şöyle bir deyiş vardır: Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük / Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük / Kim ne söylerse hemen el vurup alkışlanacak / Yaşasın ! / Kim yaşasın?/ Ömrü olan! / Şak Şak Şak !


Ne var ki ey Azizan , düdükte papağan anlamı olduğuna göre, bu dilli düdüklere ezberletilen güzel sözler de varsa, o söylediklerine itirazımız yoktur. Bazen Hakk `ı söylerler de bâtılı kasdederler. Hariciler için Emir-ul-Mü`minin`in buyurduğu gibi. Kaval anlamında bir düdük; ârif bir çoban elinde ney gibi de dillendirilebilir. Çobana ve düdüğe sevgi ve selâm! Günümüzde düdük; kaval anlamında değil de kısa emirler veren, nây ile hiç müşabeheti bulunmayan, "âlat -ı mûsikıy"den addolunmayan bir nesne için kullanılır. İşte beşer cinsinden dilli düdükler, bu nesneyi, eski bekçilerin düdüğünü, muttasıl köşelerinden çalarlar da "dediğim dedük / çaldığım düdük"ten başka birşey söylemezler. "Dediğim dedük" dedikleri de kendi dedikleri olsa neyse! Burada da "papağan" anlamı baskın çıkar, ezberletileni söylerler. Papağana da sevgi ve selâm! Çünkü papağan da gün olurki -eşek gibi- diretir ve ezberletileni söylemez. Bu zevât, kendilerini tamamen ve dar anlamıyla düdük kıldıkları için, iradelerini arabalarına bindiklerine teslim etmişlerdir, onların üfürmelerine göre bazen "düt!" bazen "düdüt!", kimi zaman da "düdüüdüt!" derler.


Son günlerin acı olaylarında, biz Mevlânâ `nın öğütünü tutalım da, "ayrılıklardan şikâyet" eden "ney "i dinleyelim ey Azizan ! Ney , neye uğradığını anlayamadan kürsüden indirilen Tevhide`nin acısından ve bu olaya sebep olan "yaman ayrılık"tan da yakınıyor. Merhum Şehriyar `ın deyişiyle soruyorum: -Sayın mülkî ve askeri erkân , "aramıza ayrılığı kim saldı?" Girmeden tefrika bir Millet`e düşman giremez. (Âkif )


Ney ; YAŞ kararlarına yargı yolunun kapatılmasından da yakınıyor. Bu kesin kararlar sonucunda ayrılanların bir nev `i "hükmen /medeni ölüm" (Mort Civile) cezasına maruz kalmasından da yakınıyor. Bu cezanın 1804 Napolyon Kanunu `nda kalmış olması gerekirdi.


Ney , uçak kazasında aramızdan ayrılan aziz canlara, Pilot`un bir zamanlar Yüce Sevgili `nin nûrlu ve mübarek adını taşımakta iken, bazı nursuzları tedirgin edeceği endişesiyle ad değiştirmiş olmasına ağlıyor. Ne günlere kalmışız ey dost!


Ney , Sünni ve Alevi `nin "iki ağır, değerli emanet"i korumada birleşecek yerde, derde devâ olmayacak tedbirlerle yaklaştırılma çalışmalarından yakınıyor. Olmaz gözüm olmaz! Bedenden ayrılan bir uzuv, tutkal ile yapıştırılmaz. Zamk-ı arabî de, papuçcu çirişi de fayda vermez. Bu mucizeyi ancak sevgi gösterir . Ehl -i Beyt Sevgisi ! Tarikatde budur erkân / buna illâ, felã olmaz!


AB ile Türkiye `yi de ancak sevgi birleştirir. Biz onlara "gâvura gâvur denmeyecek!" sırıtışı ile, onlar bize "çekirge sürüsü görme" somurtuşu ile bakarlarsa, bu doku uyuşmazlığıyla birleşmenin sonucu yine ayrılıktır.


Ney `in son günlerde en fazla yakındığı, feryad ettiği bir tehlike de, bir nâmerdlik, nâbekârlık, alçaklık da, "Garb cephesi`nde yeni bir şey, şimdiye kadar olanlardan çok daha meş`un, menfûr ve habis bir şey, bir iblis fitnesi"dir. Selman Rüşdî , Hirsi Ali , Karikatür fitnelerini unutturabilir. Hristiyan ve müslüman toplumları arasına sokulan bu yeni dinamit fitili, korkunç patlamalara sebep olmadan önce, Hollanda Hükümeti derhal aklını başına toplamalıdır. (Yeni Şafak , 2 Aralık 2007 pazar, S.8 de yayımlanan habere bakınız). Avrupalılar da, müslümanlar da, hiç değilse Mevlânâ yılının son günlerini ve Şeb -i Arus öncesini, İblis `in çaldığı düdüğe uyarak kin ve kan ile lekelemeyip akl-ı selim ve kalb-i selimin gösterdiği yönde gerekeni yapmalıdırlar.


Hüseyin Hatemi


Yeni Şafak

Neyzen Tevfik (KOLAYLI)

NEYZEN TEVFİK KOLAYLI


24 Mart 1879'da Bodrum'da doğan Neyzen Tevfik'in asıl adı Tevfik Kolaylı'dır. Babasının memleketi Bafra'nın Kolay nahiyesi olduğu için soyadı kanunuyla "Kolaylı" soyadını almış. Babası Rüştiye Mektebi muallimi Hasan Fehmi Bey, Annesi Emine Hanım'dır. Kendine özgü yergileri ve yaşam biçimiyle adını duyuran Neyzen Tevfik, babasının görevli bulunduğu Urla kasabasında, usta bir neyzen olan Berber Kâzım'la tanıştı ve ondan ney dersleri almaya başladı. Aynı günlerde de, ilk sar'a nöbetini geçirdi.


Bu arada okulu bırakan Neyzan Tevfik'i babası yatılı olarak "İzmir İdadisi"ne yazdırdı. Ancak sar'a nöbetlerinin yeniden başlaması üzerine okulu tamamen bıraktı. Ney'e duyduğu derin sevgiyle İzmir Mevlevihanesi'ne girdi. Neyzen Tevfik, burada Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba, ve Şair Eşref gibi pek çok ünlü isimle ile tanıştı ve onlardan Türkçe'nin yanı sıra Arapça ve Farsça dersleri aldı. Şair Eşref, yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayarak ona hicvin kapılarını da açtı. İlk şiiri bu günlerde, 13 Mart 1898'de "Muktebes" dergisinde yayımlandı.


1898 yılında, babası medrese öğrenimi için Neyzen'i İstanbul'a gönderdi ve Fethiye Medresesi'ne yerleştirdi. Ama Neyzen Tevfik, zamanını daha çok Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerinde geçirdi. Bu arada Mehmet Akif Ersoy'la tanıştı ve Mehmet Akif, dönemin seçkin müzisyen ve edebiyatçıları ile tanışmasını sağladı. 1901 yılında, medrese giyimi olan cüppe ve şalvar yerine Akif'in verdiği setre pantolonu giymesi, akşamları medrese dışında kalması ileri-geri konuşmalara yol açınca, Fethiye Medresesi'nden ayrıldı. Önce Fatih'teki Şekerci Hanı'na, sonra da Çukurçeşme'deki Ali Bey Hanı'na yerleşti. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra Şeyhülislam da olan Musa Kazım Efendi onu kendi derslerine kabul etti.


Onun sayesinde Neyzen Tevfik, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanıştı. Mehmet Akif'le dostluğu süren Neyzen, Mehmet Akif'e ney öğretti; Mehmet Akif de Neyzen'e Arapça, Farsça ve Fransızca öğretti. Dost çevresi içinde artık İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, Hacı Arif Bey, Yunus Nadi de vardı.


1900 yılında, gramofon ticaretini ilk yapanlardan Gülistan Plâk Mağazası sahibi Hâfız Âşir Bey'le bir plâk doldurma girişimi oldu. Neyzen aşırı içkili olduğu için güçlükle doldurulan plâklar yine de basılıp piyasaya verildi. 1949'da yayımlanan Azâb-ı Mukaddes'e yazdığı önsözde belirttiğine göre, "yüze yakın plâk" doldurmuştur.


Öte yandan istibdata karşı olan gençlerle Sirkecideki İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi'nde bir araya gelir; yurt sorunlarına ilişkin ve istibdat karşıtı konuşmalar yaparlardı. Güneş Kıraathanesi'ne gelip gidenlerden Ziya Şakir, bir gün, sözü Eşref'ten açıp Jön Türk hareketinin önderlerinden Ahmet Rıza'ya getirerek Neyzen Tevfik'i konuşturdu ve tüm düşüncelerini öğrendi, ardından da ihbar etti. Gözaltına alınan Neyzen, sıkıntı dolu bir sorgulamadan geçirildi. Bu arada, daha önce tam otuz beş kez jurnal edilmiş olduğunu öğrendi. On beş gün sonra da serbest bırakıldı.


Serbest kaldıktan sonra kendisini Beyoğlu meyhanelerine attı. Bu esnada Sütlüce Bektaşi Tekkesi'ne devam ederek Şeyh Mümin Baba'dan nasip aldı. Siyasi baskının artmasından sonra yurt dışına gitmeye karar verdi ve 1902 yılında Mısır'a gitti.


Neyzen Tevfik'in Mısır'da geçen yıllarına ilişkin olarak gerçekle gerçek olmayanı birbirinden ayırmak neredeyse imkansız. Ama geçimini neyi ile sağladığını ve hicvetmeye devam ettiği biliniyor. Mısır'da bir arkadaşı ile Neyzenler Kahvehanesi açıp işletti. Özbekiye Saz Bahçesi'nde çalarken plâk da doldurdu. Jön Türklerle ilişkili, bir dost toplantısında sarhoşlukla tabancasını ateşlediği ve duruşmada yargıca "haksızlık yapıyorsunuz" dediği için altı ay hapse mahkûm edildi. Ancak yaptığı itiraz kabul edildiği için bir buçuk ay yattıktan sonra özgürlüğüne kavuştu. Bu arada Feride adlı Lübnanlı bir kadınla iki ay birlikte yaşadı.


II. Abdülhamit için yazdığı "Abdülhamid'in Ağzından Bir Nutk-ı Hümâyun" adlı hicvini İstanbul Kıraathanesi'nde okuyunca tutuklanmak istendi fakat çevrenin işe karışması ile kurtuldu. "Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir" başlığı ile gazetelerde yayımlanan yazı nedeniyle hakkında tutuklama kararı verildi. Kurtulmak için de "Kaygusuz Sultan" adlı bektaşi tekkesine sığındı.



II. Meşrutiyet'in ilânıyla Mısır'dan ayrıldı ve İzmir'e döndü. Daha sonra da İstanbul'a geçti. Çemberlitaş'ta bir han odasına yerleşen Neyzen Tevfik, seyretmek için gittiği ve Ferah Tiyatrosu'nda sergilenen "Sabah-ı Hürriyet" adlı oyunun İttihat ve Terakki'ce yasaklanması üzerine yaptığı konuşma yüzünden tutuklandı. Ardından kısa bir süre sonra da serbest bırakıldı.
Neyzen Tevfik 1910 yılında "sarıklı bir zâtın kızı olan Cemile hanımla", kardeşinin ve babasının karşı çıkmasına karşın, annesinin ısrarı ile evlendi ve bir kızı oldu. Ancak yürümeyen evliliği, kızı Leman henüz üç aylıkken kayınbabasının eşini alıp götürmesiyle son buldu.

I. Dünya Savaşı yıllarında, Askeri Müze'nin kurucusu Muhtar Paşa'nın emrinde ve Mehterbaşı olarak askerlik yaptı. Düzenle başı hoş olmayan Neyzen Tevfik, herhangi bir meseleden dolayı Muhtar Paşa ile kavga etti ve askerden çıkarıldı. Daha sonra, dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yalısında Mehter takımının verdiği konseri izleyen Almanya'nın Romanya'daki Kuvvet komutanının ilgisini çekti. Bazı kaynaklarda da onun çağrılısı olarak Romanya'ya gittiği yazılır. Romanya'da piyano eşliğinde konser verdi.


1919 yılında, ilk kitabı "Hiç"i yayınlandı.


1923 yılında Ankara'ya gitti ve kardeşi Şefik Kolaylı'nın yanında 4-5 ay kaldı. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı ve Mustafa Kemal'i yücelten şiirler yazdı bu sırada. 1924 yılında, arkadaşı Hasan Sâit Çelebi'nin de yardımları ile yazdıklarını "Azâb-ı Mukaddes" adı altında forma forma yayımlamaya kalkıştı ancak girişim başarılı olmadı ve iki formadan sonra noktalandı.


1926 yılında Atatürk'le tanışan Neyzen Tevfik, 1927 yılında sa'ra nöbetleri ve alkol yüzünden artık sık sık gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kâmil Hastanesi'nde tedavi görmeye başladı. 1928 yılında, ski dostu Mehmet Akif'i görmek için tekrar Mısır'a gitti ve bir yıla yakın bir süre yanında kaldı.


1930'lu yıllarda, ekonomik destek olsun diye, Vali ve Belediye Reisi Muhiddin Üstündağ'ın girişimi ile Konservatuvar'da görevlendirildi. 1940'lı yıllarda doktoru olduğu kadar dostları da olan Mazhar Osman ve Rahmi Duman'ın aracılığı ve Valiliğin oluru ile Bakırköy Akıl Hastahanesi'nin 21 nolu koğuşu ona ayrıldı. İstediği zaman gelir, yatar, dinlenir ve çıkar giderdi. Rahmi Duman, Neyzen Tevfik'le ilgili şunları yazmış; "Onu yakinen tanımak mazhariyetine 1932'de erdim. O tarihte genç bir asistan olarak Bakırköy Akıl Hastahanesi'ndeki 18 numaralı serviste (ehline) açmış olduğu şiir ve felsefe kürsüsünün hevesli ve usanmak, yılmak bilmeyen bir talebesi olmuştum."


9 Mart 1946'da, basın yararına düzenlenen bir konserde ney çaldı ve yaptığı taksimlerle izleyicileri büyüledi. 1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik'in eserlerini, onun gözetimi altında, "Azâb-ı Mukaddes" adı ile kitaplaştırdı. 1951 yılında "Onu Affettim" adlı bir filmde önemli bir rolde gözüken Neyzen Tevfik, "Ağlayan Şarkı" adlı bir başka filmde ise, Suzan Yakar'la oynadı.


1952 yılında, arkadaşlarının ısrarı ile Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesini yaptı. 1930'larda İstanbul Belediye'sinin bağladığı yardım aylığını saymazsak Neyzen'in düzenli bir geliri hiç olmadı. Neyzen Tevfik'in söylenceleşen yaşamı 28 Ocak 1953'de son buldu. Cenaze namazı Beşiktaş'ta Sinan Paşa Camii'nde kılındı. Caminin avlusundan taşan kalabalık; ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısında ki Barbaros Bulvarını doldurdu. Memurların, profesörlerin, ileri gelenlerin yanı sıra kılıklarına çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar, sokak serserileri ve bin bir çeşit insan bir arada uğurladılar Neyzen'i bilinmeyene. Kim bilir belki de hiçlikten hepliğe…


Ne hayatı, ne dünyayı, ne de kendisini "hiç" kavramıyla ifade etmek değildi onun yaptığı. O, karşıtlıkların birbirini var ettiği algılayışımızda, var oluş derinliğinin sarhoşluğu içinde arayışını sürdürürken "Hiç" olanı fark etmişti. Para-pul, mal-mülk, şan-şöhret elinin tersiyle ittiği şeylerdendi. Adaletsizliğe, çıkarcılığa, kör inançlara, baskıya, otoriteye, din istismarına sert ve etkili bir üslupla hicivlerinde ve hayatında baş kaldırdı. Boynunda eski yazıyla "Hiç" yazardı.



Kaynak: www.neyuretim.com

Hz. Mevlana'nın Hayatı

Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlana'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.


Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlana burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.


Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.


1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlana bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.



Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.


Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.


Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.


Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.


Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.


Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.


Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.


Mevlana ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.



"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

Kaynak: www.neyuretim.com


Tanburi Cemil Bey

Tanburi Cemil Bey 1873 yılında İstanbul`un Mollagüranî semtinde doğdu. Dedesi Mustafa Reşid Efendi, Silistre valisi Mehmed Paşa tarafından evlad edinilmiş, özenle yetiştirilmiş, sadrazam Hüsrev Paşa`nın kedhüdalığını (sadaret müsteşarlığını) yapmış, daha sonra ölen Mehmed Paşa`nın eşi ile evlenmişti. Bu evlilikten Tevfik ve Refik adında iki oğlu ile iki kızı olmuştur.


Adile Sultan sarayında yetişen ve bir saraylı olan Zihniyar Hanım`la evlenen Tevfık Bey`in bu evlilikten dört çocuğu dünyaya geldi. Adile Sultan, bu saraylısınn Taşkasap`ta birev hediye etmiş, çeyiz ve cariyeler vermişti. Cemil Bey bu dön çocuğun en küçüğüdür. Yaş sırasına göre diğer çocukların isimleri Reşad, Beyhan ve Ahmed`dir.


Cemil Bey, babası Tevfik Bey öldüğü zaman üç yaşında idi. Bundan sonra amcası Refik Bey`in himayesinde, özenli bir gözetim altında on iki yaşmda ilkokulu bitirdi. Çalışkan, terbiyeli, sessiz bir çocuk olmasına rağmen mıusikîye düşkünlük gibi o zamana göre tehliketi sayılan bir merakı vardı. Bu nedenle, yalnız Cuma geceleri annesinin yanında kalmak şartı ile Refik Bey`in konağına alındı. Daha o yaşlarda küçük bir tanburî olarak çevresine ünü yavaş yavaş yayılmağa başlamıştı.


Refik Bey`in evi Tanzimat döneminin getirdiği yeniliklerle doluydu. Amcasının çocukları okuldaki derslerinden başka özel hocalardan Fransızca dersleri alıyor, bir Fransız mürebbi tarafından yetiştiriliyordu. Bu eğitim şekli Cemil`in üzerine de olumlu etki yapıyor, bir yandan rüştiyeye devam ederken, bir yandan da genel kültürünü ilerletiyordu. Bu huzurlu hayat Refik Bey`in ansızın ölümü ile alt-üst olmuş, Horhor`daki konak terkedilerek Bakırköy kaymakamı olan amcazadesi Mahmud Bey`in evine taşınılmıştı. Bu arada parasal sıkıntılar da başladı.


Mahmud Bey disiplinli, geleneklere bağlı, biraz katı tabiatlı, düzenli yaşamayı seven bir adamdı. Genç Cemil`in ünü gittikçe genişliyor, hatırlı kimseler tarafından mûsikî toplantılarına çağrılıyordu Mahmud Bey yeğenini bu davetlerin çoğuna göndermiyor, pek azına da onunla birlikte gidiyordu.


Öğrenimini ihmal etmemesi için dersleri ile ilgileniyor, akşamları sık sık derslerini denetliyordu. Mahmud Bey`in, bir manastır yapımına izin vermediği için, belediye başkanı ile arası açılmış, Bakırköy`den Kartal kaymakamlığına tayin edilmişti.


Böylece Cemil Bey iki yıl daha Kartal`da yaşayarak on yedi yaşına kadar Mahmud Bey`in himayesinde kaldı. Onun Humus kaymakamlığına atanması sonucu, annesi Zihniyar Hanım`ın Taşkasap`taki evine döndü. İçkiye bu yıllarda başlamışsa da buna engel olunabilecek bir yol bulunamadı.


Orta öğrenimini tamamladıktan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi`ne (Mülkiye`ye) kaydoldu. İki yıl devam etmesine rağmen yarıda bıraktı. Burada Mustafa Nezih Albayrak ve Tanburî Ali Efendi`nin oğlu Aziz Mahmud Bey`le sınıf arkadaşıydı. Hariciye Nezareti`nde "Hariciye Umûr-i Şehbenderiye Kalemi"nde memuriyet hayatına atıldı.


Uzun yıllar burada çalışmasına rağmen bu memuriyeti benimseyememiş, hariciyeciliği bir meslek olarak kabul edememişti. 1908`de Meşrutiyetin ilânından sonra yapılan kadro kısıtlaması sırasında, Dr. Hamid Hüsnü Bey`in aracılığı ile, Hariciye Umûr-i Şehbenderiye müdürü İsmail Hakkı Bey`i ikna ederek sekiz yüz elli altın lira tazminat aldı, kadro dışında kalarak görevinden ayrıldı.


Annesinin ve yakınlarının ısrarlı isteği üzerine 1901 yılın da, Defter-i Hakanî müdürlüğünden Nazif Bey`in kızı Şerife Saide Hanım`la evlerıdi. Şerife Hanım`ın annesi Eflaknur Hanım da, Cemil Bey`in annesi Şehniyar Hanım gibi Adile Sultan`ın saraylılarındcındı.


Cemil Bey evlendikten sonra Cağaloğlu Şe ref sokağında bulunan yeni bir eve taşındı. Bu iki ayrı dünyaların insanları araısında uyumlu bir evliliğin bulunmadığını Mesud Cemil`in verdiği bilgilerden anlıyoruz.


Bir tarafta kendisini sanata adayan ve toplumun malı olmuş bir sanatkar, diğer taraftan bunu bir türlü kabul edemeyen, anlayamayan, kocasına tam anlamı ile âşık bir kadın vardı.Her ikisi de evliliğin kendilerine yükleyeceği bazı külfetlerin ve sorumlulukların farkında değillerdi.


1902 Yılının bir kış gününde oğlu Mesud Cemil doğdu. Bundan sonra Cemil Bey`in hayatı evinden çok dostlarının çevresinde sürüp gitti. Memuriyet hayatından çekildikten sonra dostlarının yardımı, plak çalışmalarından elde ettiği gelirler ve öğrencilerinin katkılariyle geçinebildi.


Cağaloğlu`ndân Sineklibakkal`a, Katip Musluhiddin mahallesine taşınmışlardı. Son yıllarında çevresinde bulunan insanlardan da uzaklaştı. Evinin bahçesi içinde bulunan "Uzletgâh" dediği ayrı bir evde yaşar olmuştu.


1914 yılında I. Dünya Savaşı başlamış, o da her Türk vatandaşı gibi askere çağrılmış bedel vermişti. Askerlik muayenesi sırasında doktor durumundan kuşkulanmış, bir başka doktora görünmesini salık vermişti.


Yapılan muayene sonun da, uzun süren bir soğuk algınlığı sanılan hastalığın "Akciğer Veremi" olduğu anlaşılmıştı. Durum "Ittihat ve Terakki Partisi"nin ileri gelenlerinin kulağına kadar gitti. Mûsikîşinas bir doktor olan ve Cemil Bey`in yakın dostu Hamid Hüsnü Bey aracı edilerek bir sanatoryuma yatırılması teklif edildiyse de buna Cemil Bey razı olmadı.


İsviçre`ye gönderilmesi için yapılan tavsiyeyi de kabul etmedi. Hastalık kısa sürede ilerlemiş, önce birinde iken her iki ciğere de yayılmıştı. Nihayet 1916 yılının Temmuz ayının yirmi sekizinci gününü yirmi dokuzuncu günü ne bağlayan gece yarısından sonra eşini uyandırdı:


"- Vakit geldi Yirmi beş sene rindane yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum lakin sizin için bâd-ı i ızdırap oldum. Affediniz kendinize ve Mesud`a iyi bakınız. ".Diyerek hayata gözlerini yumdu. Pek az kimse ile kaldırılan cenazesi Merkezefendi mezarlığında toprağn verildi. BunIarın arasında Rauf Yekta Bey`le Columbia plak şirketinin sahiplerinden Herman ve Julius Blumenthol kardeşler de bulunmuştu. Bu mezarın yeri bugün bilinmiyor.


MÜSİKÎ ÖĞRENİMİ :


Tanburî Cemil Bey`in ailesinde kendi kuşağına kadar mûsıkî ile az çok uğraşanlar olmuştur. Annesi Zihniyar Hanım Adile Sultan sarayındaki saz heyetinde Lavta çalardı.


Ağabeyi Ahmed Bey, kardeşinin ünü yaygınlaşıncaya kadar, eski biçim Tanbur icrasının ustalarındandı. Ayrıca Ud, Lavta, Keman çalardı. Diğer ağabeyi Reşad Bey gezici bir halk şâiriydi. Ab lası Beyhan Hanım`ın iki oğlundan büyüğü Tanburî Hikmet Bey, küçüğü ise Kemençe çalan Tevfik beydir.


Eşi Saide Hanım`ın annesi Eflaknur Hanım da Adile Sultan sarayındaki Bando takımında Trombon, aileden bu kuşaktan olanlarının çoğu Piano çalardı. Saide Hanım`ın dayısı Said Bey de musıkîşinastı Isfahan makamından bir peşrev bestelemişti.


Mûsikî çalışmalarına hangi yıllarda başladığını kesin olarak bilmiyoruz. Bize bu konuda oğlu Mesud Cemil bazı ipuçları veriyor. Aile büyüklerinden ve babasının çevresinde bulunanlardan işittiklerini özetreyerek bazı değerlendirmeler yapıyor.


Gizlice mutfağa giderek su bardaktarına değişik oranlarda su doldurup bir çubukla bunlara dokunduğunu ve bir "Gam" oluşturduğunu, kendi kendine bir şeyler çaldığını anlatıyor.


Çevresindeki insanları dikkatle dinlediğini, ilkokulda ki çocukların okuduğu İlâhi nağmelerine evdeki Çerkes kadınların türkülerini karıştırarak beste yapma oyunlarına devam ettiğini belirtiyor.


Hatta, lastik örgülü ayakkabılardan las tik teller çekerek bunları bir tahtaya çakılı çivilere bağladığını,akord ettikten sonra kopuncaya kadar çaldığını söylüyor.


Yeni bir çalgı yapma merakının olgunluk yaşlarında da geçmediğini, bir ömür boyu bu arayış içinde dolaştığını yine bu anılardan öğreniyoruz.


Musikî ile uğraşmasının yasak olduğu ilkokul yıllarında onun asıl hasretini çektiği şey, eline alması yasak olan ağabeyi Ahmed Bey`in tanburu idi. Bu hasretini, yaz aylarında taşındıkları ve ailenin malı olan Anbarlı çiftliğinde giderebildi.


Buradaki hizmetlilerden emektar Lenber Ağa, çiftlik evlerinden birinde oturur, boş zamanlarında Tanbur çalar, oralarda dolaşan küçük Cemil de hissettirmeden bunları dinlerdi. Bazen bu eve gizlice girerek bu bakımsız sazı alır, evin yüklüğüne girerek çalmağa ve içini dökmeğe çalışırdı.


Bir gün o kadar dalmıştı ki, Lenber Ağa`nın eve geldiğini duymadı bile. Lenber Ağa yüklükten gelen seslere şaşmış, odada ecinnîler var sanmıştı. Bundan sonra bu yaşlı uşak ile sırdaş oldular.


Çok geçmeden durum amcasına anlatıldı. Taşkasap`taki eve dönünce ona küçük bir Tanbur hediye edildi. Bu küçük hediyenin onun çocuk ruhundaki akislerini Mesud Cemil şu duygulu satırlarla anlatıyor:


"... Uzun geceler Cemil bu tanburla koyun koyuna yatmış, rüyalarına dalarken silkinerek uyanmış, göğsünden kopup boğazına ve gözlerine yükselen tükenmez bir hazzın dudaklarına kadar dökülen usaresiyle ıslanmış parmaklarını onun tellerinde gezdirmiş, onu sevmiş, onu öpmüş ve bilmediği bir tarikatın dervişi olan büyük ağabeyi Reşad Bey`den duyduğu bir türkü kulaklarında çınlamıştı:



Engeller koymuyor, yar sana varsam
Dünyanın zevkini yâr senle sürsem
Hak`kın divanında, elim elinde
Cennet bahçesine yar senle girsem.
Hakikaten o gece Cemil, engelleri aştıktan sonra Dulcine`si ne onunla kavuştu. Rindane hayatının zevkini sürdü ve bir başka gecede onun elinden tutarak ahret yolculuğuna çıktı.

Amcası Refik Bey`in evi sanat ve edebiyat adamlarının bir uğrak yeriydi. Cemil için çok renkli ve zevkli bir ortam dı. Musıkînin teknik yönlerini ilk kez burada öğrenmeğe çalıştı.


Bir yandan Ahmed Bey`den genel bilgiler elde eder ken, diğer yandan büyük amcasının oğlu Mahmud Bey`e Keman dersleri vermeğe gelen Kemanî Aleksan Ağa`dan Hamparsum ve Batı notasını öğrendi.


Aynı zamando yeni ve bilinmeyen bir uslubla Tan bur çalmasını ilerletiyordu. Musiki çevreleri artık bu genç ve muktedir sanatkardan söz edi yordu. Bir gün Mahmud Bey le birlikte gittiği bir mecliste Tanburî Ali Efendi ile tanıştırıldı.


Ali Efendi Cemil Bey`i hayranlıkla dinlemiş, titreyen elleri ile onun yüzünü okşamış, alnından öpmüş, "Evlâdım ! Bunca senedir bu sazı çalardım eh, şöyle böyle biraz yendik de sanırdım.Şimdi seni dinledikten sonra bir daha tanburu elime almayacağım" gibi sözler söylemişti.


Bu büyük ustanın sözleri sadece orada bulunanları şaşırtmakla kalmamış, Cemil Bey`in sanatının çevresinde bir efsane yaratılmasına, bu yeni çalış tekniğine karşı çıkanların susmasına da neden olmuştu.


Bundan sonra Cemil Bey, çoğu kez Ali Efendi`nin bulunduğu meclislerde bulunduş doğrudan doğruya ders olmamakla birlikte genel musikî bilgisi ile klasik okulun asıl karekterine ait incelikleri Ali Efendi gibi büyük bir ustadan öğrendi.


O zamanki İstanbul`da biraz mûsikî bilmek, özellikle Piano çalmak görgülü insan olmanın başlıca şartıydı. Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud zamanından beri yerleşen bu gelenek küçük Cemil`i de musikîye doğru itmiş, küçük yaşından beri scnatkar ruhunu beslemişti.


Refik Bey`in evinde bir kaç Piano bulunur, aile nin gençleri mükemmel bir şekilde Piano çalarlardı. O asıl ilerlemesini, ileride göreceğimiz gibi, dönemin ünlü mûsikî ustaları ile tanıştıktan ve onlarla sanat arkadaşlığı yaptıktan sonra, tükenmez bir gayretle sürdürdüğü bir arayışla elde etti.


Mûsikî ile ilgili her konuyu sabırla incedi, en basitinden en mükemmeline kadar bu sanatın her türünden yararlandı. Mûsikînin bilimsel yönterini kendi çabası ile öğrendi.


Cemil Bey, Hamparsum notasının bizim mûsikîmizin perdelerini daha iyi belirttiğini söyler ve onu tercih ederdi. Her iki notada da olağanüstü melekesi vardı yazı yazar gibi nota yazardı.


ŞAHSİYETİ VE ÇEVRESİ :


"Babamş diyor Mesud Cemil, evimizin geceleri ahşap kaplamalarına tırmanan sansarları, tavan aralarında koşuşan fareleri, selamlığıın bodrum penceresine açılan penceresinde görünen sarı yılanı, açık kalan boş oda kapılarının karanlığında karşıma çıkan perileri ile karışık bir hatıralar yumağının arasında görürüm. "


"Siyah redingotunun ipekli geniş yakası zayrf göğsünün üstünde ciddiyetle kapanır, nahif bünyesine ve ince boynuna göre geniş yakası, plastron boyunboğıı üstünde hafifçe yana eğik başı biraz daha büyük görünür, zaptedilmiş büyük bir şikayetin tükenmez kederini taşıyan dargın bakışları iIe bu adam, bir esir ve bir kral gibi tecessüsümün önünden gelir geçerdi. Kimin esiri ve neyin hakimi idi ? O gün gibi bu gün de bilmiyorum."


Tanburî Cemil Bey`in yetişme yıllarındaki musikî öğretim kuruluşları dikkate alınırsa, gerekli şartların bulunmadığını görürüz. Türk Mûsikîsi`ni öğreten iki önemli kuruluş Enderun (Yeni adı ile Muzika-i Humayırn) ve mevlevihanelerdi.


O sıralarda Muzika-i Humayun`da Türk Musikîsi öğrenimi hemen hemen önemini yitirmiş durumdaydı. Diğer taroftan Cemil Bey ne mevlevî bir aileye mensuptu ne de mevleviydi. Bu nedenle yetişmesine temel olabilecek unsurları kendi gayreti ile hazırlamak zorunda kaldı.


Dehasının ışığı altında yıllarca bir güzellik kavramının peşinde koştu. Mırsikî adına güzel olan herşeyden yararlanarak bu motiflerle dahiyane kompozisyonlar yarattı.


Kendini dünya gailelerinden uzak tutarak sosyal çalkantıların dışında, sanatı seven ve anlayanlarla, yine oğlunun deyimi ile "gösteriş ve adet diye meşgul olanlardan" bir çevre oluşturdu. Aslında bu çevrenin tutumundan da memnun değildi.


Yanyalı Mustafa Paşa, Mahmud Celaleddin Paşa ve Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Celaleddin Efendi ayrı tutulursa, bu çevreden ölümüne kadar rahatsız oldu. Her zaman "Mustafa Paşa zamanı" ile Sultan III. Selim döneminin özlemi ile yaşadı.


Sultan saraylarında, konuk ve yalılarda Kemanî Memduh, Bülbülî Salih, Kemençeci Vasil, Lavtacı Civan ve kardeşleri, Kanunî Şemsi, Udî Nevres, Santurî Edhem Efendi, Hanende Nedim Bey, Hafız İsmail, Hafız Şaşı Osman Efendi, Sarı Onnik, hanende Arab Sıdıka ve Nesib Hanım gibi sanatkarlarla birlikte oldu.


Bazen bu toplantılara Hanende Hüsameddin bey, Hacı Kirami Efendi, Giriftzen Âsım Bey, Rahmi Bey de katılırdı. Daho sonraları Rahmi Bey`le dost ve arkadaş oldular. Batı musikîsini yakından tanımak ister, İtalyan sanatkarların Beyoğlu`nda oynadığı oyunları ve operaları izler, takdir eder, kendi musikîmizde de bir takım yeniliklerin yapılmasının gerektiğini söylerdi.


Sık sık çeşitli halk kesimlerinin arasına girer, Sulukule`ye gider, pehlivan güreşleri izler, Trakyalı zurnacıların zurnasını dinler, Bahariye ve Yenikapı mevlevihanelerinde ayinlerde bulunur, musikînin her türünden ilham alır, bütün bunları asil bir uslub içinde eriterek yeni kalıplara dökerdi.


Bir ara zurna çalmağa merak etmiş, hayli başarılı olmuştu. Bazen bir dilencinin peşine takılarak okuduğu bir ilahiyi Hamparsum notasına aldığını oğlu söylüyor. Ramazan günleri camilere giderek Mevlid ve Hafız Sami Efendi`den Kur`an dinlerdi.


Sık uğradığı bir kahvede Karadenizli bir kemençeciyi dakikalarca dinlemiş, para vererek tekrar çaldırmış, çevresindekiler "- Üstad ! Siz bunun en alasını yapıyorsunuz. Bu sazı nasıl dakikalarca dinliyebiliyor sunuz ?" demişlerdi. Cemil Bey ise "- Çok güzel nağmeler yapıyor. Ben bunları kullanmak istiyorum" karşılığını vermişti.


Cemil Bey sağduyulu , genel kültürü geniş bir insandı. Terbiyeli, sessiz, çekingen, özel hayatında şakacı ve nükteli bir yaratılışı vardı. Türkçe`yi güzel konuşur ş konuşacak ve çeviri yapacak kadar Fransızca bilirdi. Batı kültürü hakkında da bilgisi vardı. Kalabalığı sevmezdi devamlı hüzünlü bir insan olarak yaşadı.


Güzel yazı yazar, anlatmak istediğini iyi ifade ederdi. Mûsikî ile uğraşırken dış dünya ile ilişkisini keser, varlığını bu sanatın enginliklerine bırakır, başka bir dünyada yaşardı.


Kullandığı her sazı severek ve zevkle çalardı. İstemediği zamanlar bir sazı asla eline olmazdı. Bu nedenle zorunlu olarak gidip saz çaldığı yerlerden, hele padişah huzurundan büyük bir sıkıntı ile dönerdi.


Alman imparatorunun İstanbul`u ziyaretinde de böyle olmuş, bir taksimin tekrar edilme isteğini reddetmişti. Mûsikiden anlamayanlardan, hele anlar görünenlerden, bir takım basit eserler isteyenlerden nefret ederdi.


Cemil Bey tek başına halka açık konser veren ilk Türk Mûsikîsi sanatkarıdır. Bu konserlerde de büyük bir tedirginlik içine düşmüş, bunun etkisi ile bir yerde biraz dinlenmek ve kendine gelmek istemiş, durum yanlış anlaşılarak konserinin biri iptal edilmişti.


1912 yılında açılan Darülbedayi`ye "Musikî Muallimi" olarak getirilmişti. Bu kuruluşun ilk temsili 12 Ocak 1912 tarihinde saat yirmi birde verilmişti. Oyundan önce Rast makamında klasik saz eserleri çalınmış, piyesten sonra da kısa bir konser sunulmuştu. Bir hatıra olarak konser programını sunuyoruz:



- Rast taksim : Darülbedayi muallimi Cemil Bey
- Rast Peşrevi . Benli Hasan Ağa
- Kar-ı Nev : Dede Efendi
- Rcst Yürük Semâi . Hafız Post
- Rast şarkı . Hacı Ârif Bey
- Rast saz semâisi : Benli Hasan Ağa
Cemil Bey`in hayvan sevgisi kedilerde tecelli etmişti. Kedileri sever, onlarla oynar, herbirine bir ad takar, soylu kedileri istemez, ekmeğini kendi gücüyle elde eden sokak kedileriyle uğraşırdı. Bu özelliği oğlu Mesud Cemil de de vardı.

Berbere gitmekten nefret eder, saçını kendi eli ile düzeltir, yetişemediği yerleri eşine düzelttirir, çok gerekirse kimsenin bulunmadığı bir zamonı seçerek eskiden tanıdığı bir Rum berbere giderdi.


Oğlunun öğrenimine de karşı çıkmış, bir dergaha giderek mevlevi olmasını ya da bir sanat öğrenmesini istemişti. Ona göre olgunluk yolu dervişlikten geçerdi. Saide Hanım`ın uzun uğraşmalarından sonra o za manki geleneklerin aksine, tören yapılmadan okulo başlamasına razı olmuştur.


Son yıllarında çevresi daralmış, yakın arkadaşları, dost ve koruyucuları birer ikişer öbür aleme göç etmişlerdi. Mûsikı ve sanat anlayışında da esaslı değişiklikler olmuş, eski zevk ve anlayış kalmamıştı. Cemil Bey bütün bunları biliyor ve üzüluyordu. Bu nedenle ölümüne kadar derin bir yalnızlığın içinde kederli bir dünyada yaşadı.


Ölümünden dört yıl sonra, 19 Kasım 1920 tarihinde Kadıköy Moda`daki Apollon Tiyatrosu`nda ve Ali Rifat Çağatay ın öncülüğünde Şark Mûsikı Cemiyeti bir `Cemil Konseri" düzenlemiş, o zamanın ünlü sanatkarları bu konsere katılmıştı. Bu büyük dehanın ışığı o günden bugüne kadar gerçek sanatkarların ve sanattan anlayanların gönlünde etkisini sürdürdü ve sürdürüyor. Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı onun için şu şiirleri yazmıştır:



Kar Mûsikîleri
Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu..

Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı
Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı

Bir Erganun ahengi yayılmakta derinden
Duydumsa da zevk almadım Islav kederinden..

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta
Tanburî Cemil Bey çalıyor eski plakta...

Birden bire mesudum işitmek hevesiyle
Gönlüm doldu İstanbul`un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık.
*****************

Tanburî Cemil`in Ruhuna Gazel



Bezm-i Cemşîd`de devran ki kadehler döner
Şevk şeb-ta-be seher roks-ı mükerrerle döner

Tutuşur meş`ale-î dille meraya-yı huzûz
Hüsn ü Aşk ortada bin mah, bin ahterle döner

Cümle ervah-ı makamat açılır arşşa kadar
Rast, Mahur ile Uşşak, Muhayyer`le döner

Kurulur pây-i tarab yerden o dem kim melekût
Yere gökten süzülür halka-i şehberle döner

Her gelen rind kanar zevkle bu mecliste KemaI,
Canib-î rahmete son çektiği sagarla döner.
SANATI :

Peygamberlerin mûcizelerinden bahseden kitaplar, (Davud peygambere güzel ses ihsan olunmakla işiten vahşi hayvanlar, kuşlar hayran ve medhûş olurlardı. Havada uçarken sesini işittiklerinde basının üstün de kanatlarını yayıp dururlardı. Hal ehli olanlar da onun sesini işitince cûş u hurûşa gelip raks ve sema`a girerlerdi. Ayrıca demir onun kerametli ellerinde balmumu gibi yumuşar ve ona isteği şekli verirdi) derler."


"Davud peygamberin rivayet edilen bu mûcizelerinin mahiyet ve manası, ondan binlerce sene sonra dünyaya gelmiş olan Tanburî Cemil`in ellerinde ve tellerinde kat`i ve hakiki bir hüviyete bürünmüş oldu. Araları nı bin yılların açtığı bu iki insanın birleştikleri tek nokta, her ikisinin de ilâhi bir kudret ve kabiliyetin tecellisine mazhar ve mastar oluşlarıdır."


"Cemil`in sanat dehasını anlatmak istemek, mûsikîmizin yüzyıllardır uzayıp gelen yolu üzerindeki şahikalarından en yükseğinin, en büyüğünün irtifaına tırmanmak demek olacaktır.


Bu şahika, ileri-geri hangi zaman sınırına doğru uzanırsak uzanalım, her zaman ve her yerde erişilmez yüksekliği, içinden çıkılmaz enginliği ile bizleri daima ve ebediyen hayret ve takdirden pek ileri bir duygular girdabı ve tufanı içine sürükleyecektir. "


Cemil Bey`in hayatı ve sanatı hakkındo, Rauf Yekta Bey`in onun ölümü üzerine seri halinde yayınladığı üç makaleden başka, aradan yetmiş iki yıla yaklaşan bir zaman geçtiği halde ciddî bir araştırma yapılmadı.


Ufak, tefek hatıra, bazı ansiklopedik bilgilerin dışında tek ciddî eser, bir roman uslûbu içinde yazılmış ve 22.2.1948 tarihinde yayınlanmış olan oğlu Mesud Cemil`in hazırlamış olduğu Tanburî Cemil in Hayatı adındaki eserdir.


Tanrı`nın müstesna bir şekilde yarattığı bu büyük insan için oğlu, "ilk gençliğine dair işittiklerimize kıyas edilince, Cemil`in çocukken mûsikîde bir (Harika Çocuk vasıflarını gösterdiğıi anlaşılır.


Üç yaşında iken babasını kaybeden yetim çocuğun açık ela gözleri, meçhulü çözen insan oğlunun gözleri idi. Kumral saçları bu parlak gözler üstünde daima gergin iki antendi" diyor.


Bütün ömrü boyunca içinden taşan duyguları, ilhamları kanalize edebilecek biryol arayışı içinde yaşadı. Kullandığı her mûsikî aletinde bir daha kimsenin yetişemeyeceği bir yüksekliğe çıkan bu dahi insan, kırk üç yıllık kısa ömrü ve yirmi beş yıllık sanat hayatı boyunca içini dökecek, hissettiğini söyletecek bir araç aradı. Mesud Cemil bu noktayı da çok isabetli bir görüşle tahlil etmiş:


"... Büyük Cemil olduktan sonra dahi saz yapma merakı geçmedi. Evimize gelenlerin hepsi onun pek kıymetli, cidden büyük ustaların yapısı olan türlü mûsikî aletleri arasında tenekeden bir bisküi kutusuna içinin yayı çıkarılmış bir perde sapının takılmasından meydana getirdiğıi oyuncak çalgıyı benim kadar hatırlarlar.


O çalgıyı babam, benim oynamam için yaparken kendisi de benimle beraber oynuyor, bu dünyadan başka bir aleme hasret çeken, vaktinden evvel ihtiyarlamış olan koca adam benimle beraber çocuklaşıyordu.


Hakikaten onun içine sığmayan bu hasret her sazda, ancak dışa taşabilen küçük birer menfez buldu. Tanbur, Kemençe, Lavto, Çöğür, Viyolonsel, Ud, Keman gibi mızraplı ve yaylı sazlar, onun tanıyanların dedikleri gibi, elinde titreşirlerdi."


"Fakat o hiç bir zaman içini dökecek bir vasıtanın en mükemmelini bulamadı. Bunun için odası bir saz kolleksiyonu halini almış, bunun için alto kemençeyi yaptırmışş bunun için yaylı tanburu bulmuş ve yalnız bu nun için (okyanus seferlerine mahsus azim bir vapurun güvertesine, buharla mühtez ve sekiz oktav vüs`atinde müteaddit düdükler vaz ü ikame edip uçsuz, bucaksız denizi seslerle doldurmak istemisti.


"Bunun için Tanburî Cemil Bey, "bu arzu ve iştiyakı ızdırap verici bir ihtibaz içinde onu ezmiş ve üzmüştü. O eline aldığıı bütün sazlarda büyük bir teknik tekamül yaratmak ve bütün bu sazların virtüozite kıymetini en yüksek derecesine çıkarmakla beraber, hiç bir suretle bu sazları çalışın ona verdiği titrin içine sıkışıp kalmış bir sanatkar değildi.


Bu sazlar onun için adeta birer meşk ve tecrübe tahtası halini almıştı. Onun asıl büyük sanat karlık hüviyeti, muhteşem ve göz kamaştırıcı ibda kabiliyetindedir. "


Tanburî Cemil Bey`i Cemil Bey yapan bu sihir neydi ? Onun çaldığı her sazın perdesinden çağlayıp akan o gür pınarın coşkunluğu nereden kaynaklanıyordu ? Bütün bu anlatılanlardan bu soruların karşılığını bulmakta güçlük çekmiyonız.


Cemil Bey, içinde yaşadığı o günün dünyasında ses sanatımıza ait olan her unsurdan yararlandı. Bunlaırı mûsikimizin gelenekleri için de yoğurarak, bugün unutulmağa yüz tutan perdeleçden ses çağlayanı halinde akıtmasını bildi.


Türk Mûsikîsinde keşif yapan bu büyük sanatkarın bulduğu yeniliklerin değerlendirildiğini ileri süremeyeceğiz. Mesud Cemil diyorki :


" . Tanburî Cemil kimdir ? Bizim için manası nedir ? Yaşadığı devirde, o zamanki yüksek cemiyeıin ve bütün imparatorluk içindeki sanat sever halkın bir "Orfeon"gibi bağlandığı bu sanatkarın ölümünden sonraki yazılar, onu nev`i şahsına münhasır bir virtüoz olarak vasıflandırır.


Tanburî Cemil`in, eline aldığı herhangi bir tahta parçasından bile güzel sesler çıkartacak derecede doğuştan vitüoz olduğu şüphesiz ise de, şah siyetinin tahlilinde o eski Türk Mûsikisi`ne en yüksek ifade tarzını veren, bu mûsikîye yeni bir uslûb getiren yaratıcı bestekar tarafıdır.


Bu yaratıcı bestekar tarafının eşsiz örnekleride ne meşhur peşrev ve saz semaileri, ne de mahdut bir kaç şarkısı değil, belki romantik ruhunun kalıp halindeki ölçülerinden, zamanımızdaki en modern mûsiki anlayışlarına pek uygun olarak kurtulabildiği taksimleridir.


Avrupa`da musikinin bugünkinden daha az mantıklı ve hesaplı olduğu, mûsikişinasların bestekarlıkla virtüozluğu nefislerinde birleştirdikleri mesud devirlerde, Org ve Klavsen`lerin başında yapılan ve bugün için ebediyen kaybolup giden improvizasyon şeklindeki besteleri düşünürsek, Cemil`in Taksim bestelerini zapteden şu alelade siyah plâkları kasalar içinde saklamak icabeder. "


"Tanburî Cemil`in, bugünki bilgi ve şuurumuzla henüz görmeğe başladığımız en önemli bir tarafı da habersiz bir folklorcu olmasıdır. Onun zamanında folklorün (Halk Bilgisi`nin) adı duyulmamıştı.


Hele imparatorluk rejiminde halkın manası (Ahad-ı Nas, ayak takımı idi. Bugün sanat istatistiklerimizi bağladığımız Halk musiki eserlerine dudak bükerek Köy Havası diyen bir cemiyetin içinde Tanburî Cemil halk mûsikîsine adeta aşıktı.


"O zamanlar imparotorluğun payitahtı olan Istanbul, üç kıt`ayı saran hudut bölgelerinin her tarafından gelen, her cins halkla dolu olduğu için folklor bakımındcn çok zengin bir şehirdi.


Tanburî Cemil`in o zamanlar gitiği konaklarda birden bire ortadan kaybolduğu, arandığı zaman mutfak dairesinde aşcıbaşından saz dinlerken bulunduğu sokakları dolduran her cins dilencinin peşinden giderek okudukları melodileri Hamparsum notası ile zaptettiği tütün kaçakçıları, çobanlar, arabacılar, kayıkçılar, askerlerle düşüp kalkarak onlardan halk mûsikimizin özünü tattığı, hayatının hikayelerine karışan en dikkati çeken hadiselerdir.


Rami köyünde bir kahvecinin hediye ettiği Çöğür`ünü şimdiki folklorcularımız hayretle karşılıyorlar. Halk sazını tanıyan halktan bir sanatkar gibi, halk musiki`sine mahsus uslûb ve teknikle çalan Cemil, o köy kahvesinde duvarda asılı sazı görmüş, kahveciden izin olarak çalmağa başlayınca, kahveci: - Efendi , Ben gayrı bu sazı elime almam al senin olsun, al götür, demiş."


"Tanburî Cemil, bizde Tanzimat`tan beri ızdırap halinde devam eden ve Cumhuriyel inkılaplariyle şuurunu bulan yenileşme ruhunu eski köklerden aldığı esrarlı kudretle besleyerek sezen ve bu duygusunu zama nın imkan ve vasıtaları içinde azami ifadeyi veren sanatkardır.


Klasik uslûbun hem hayranı, hem hakimi olan Tanburî Cemil, her eserinde bu klasik olgunluğu gösterdiği gibi, daima uzak, hassas, muzdarip, titrek ve coşkun bir romantizmin şiirini bol bol vermiştir.


Taksimleri gibi hayatı ve hatıramızda kalan fikirleri de bunu anlatır. Doğuştan sanat vergisi ile çalışkanlığı bir araya getirme örneği olarak Tanburî Cemil her sanat yolcusunun tanıması lazım gelen çehredir. "


İCRAKÂRLIĞI VE ESERLERİ :


Tanburî Cemil Bey`in tanbur çalış tekniği henüz şekillenmeden önce, eski tanburilerin icrası revaçtaydı. O yıllarda bunların başında Tanburî Ali Efendi geliyordu.


Eski biçim Tanbur çalma tekniği, bir mızrap dar­ besinden sonra elde edilen titreşim sırasında mümkün olduğu kador fazla perde kullanmak ve az sayıda mızrap atmak temeline dayanıyordu.


Cemil Bey`in ünü yaygınlaştıkça ve icrası kişilik kazandıkça tutucu çevrelerin ağır eleştirilerine uğradı. Yüzyıllardan beri devam eden bu gelenek temelinden sarsılmış, Türk Sanat Mûsikîsi`nin bu temel sazı bambaşka bir uslûb kazanmıştı.


Dönemin tanınmış mûsikîşinasları, başta Rauf Yekta Bey olmak üzere, zamanın gazetelerinde ve dergilerinde yazılar yazarak bu tekniğe açıkça karşı çıktılar. Onlara göre Tanbur çalmak bu demek değildi.


Oysa Cemil Bey bu güzel sazı dinamizm ve hareket getiren bir mucitti. Seri mızrap vuruşları ve icrada hareketlilik söylenmek isteneni daha rahat söyletiyor, melodik cümle­ ler ifadesini daha kolay buluyordu. Makamlarımızın seyir ve karekteri daha renkli kalıplara dökülebiliyordu.


Bütün bunlarla "Cemil, başlattığı inkılaplarla mûsikîmizde yeni bir devir açmıştır. Bu mutlak ve muhakkaktır.


Asıl Tanbur ve Kemençe tavrını bozmuştur, peşrev ve taksimlerin çalınış tarzı pek laubali ve hoppa­dır" diye boş ithamlara kalkışan, hotta diyebilirim ki Cemil`in büyüklüğünü anlayamayan kıskançlar bile, mesela bir taksimini veya Vasil, Şemsi ve Nevres`le birlikte çaldıkları bir peşrevi dinledikleri vakit, sazların kaynaş­masından ve kıvrak nağıme ilavelerinin imtizacından doğan muhteşem ve müzeyyen ahengin ulvi kemal mertebesine hayran kalırlardı..... Cemil Bey`in eline geçen bir beste derhal cazip bir hüviyet alırdı."


"Mesela Cemil Bey`in tanburla bir Tahir-Bûselik peşrevi çalışı insanı çıldırtırdı. Bestekarı Rıza Efendi sağ olub da dinleseydi şüphesiz o da çıldırırdı.


Peşrevleri, harika şarkıları aslında olmayan kıvrak melodilerle -usûlden ve huduttan çıkmayarak- tezyin etmeyi mübah görürdük. Kaideyi biraz da sanatın ince tecellilerine feda ederdik.


Fakat bu doğru birşey değildi. Bunu teslim etmekle beraber Cemil öyle muazzam ve coşkun bir derya idi ki, kendisini kaide diye dar bir çerçeve içine hapsedemezdi gönülden çıkan nağme dalgaları ile telif ve kaide hukuku setlerini yıkar, taşardı."


"Onun taksimleri bir harika, birer peygamber hitabesidir elli seneden beri dinlediğim şöhretler ve sazı­nı yenmiş sazendelerin hiç birinde Cemil`in tavırlarını ve aynı makam içindeki ruha tatlılık ve hayranlık veren nağme icatlarını görmedim.


Başka bir zeminde olmak üzere Vasil ve sair bazıları, Cemil`in tarzından ve hü­ viyetinden birşeyler ihsas ederler bunların taksimlerinde Cemil`in hazinesinden dökülmüş bazı nağme incilerine rastlamak mümkündür.


Fakat, kardeşim Pertev Paşa`nın (Mûsikî Düşsüncelerim adlı eserinde selahiyetle dediği gibi (Cemil Bey gibi Tanbur çalmağa artık imkân yoktur; Cemil Bey`in bizde adeta kendinden geçmiş bir halde, hemen bütün nadide makamları dolaşarak ve bunlardan ilâhi melodiler yaratarak tanburla yaptı­ğı taksimlerdeki ulviyeti anlatabilmek imkan haricindedir."


"... Filhakika taksimlerindeki azamet, kendi ruhunda bile güzel, daima mahzun ve mütefekkir duran sevimli çehresine akseden hayranlık ve takdir ürpermeleri belirtileriş parmaklarının kuvve-i icraiyesi tılsımlı bir membadan kudret almış gibi bütün makamlar üzerinde başka türlü bir eda ve çeşni yaratırdı.


Hicaz, Şevkefza, Ferahfeza, Uşşak ve sair makamlar onun elinde başka bir alemden geliyormuş gibi garib ve büyüleyici bir seyir ve ihtizaz içinde çalınırdı. En adi bir sokak türküsünü, Mustafa Çavuş`un kıvrak ve nazlı bir şarkısı haline sokardı.


Şedlerde harikulâde muvaffakiyetler gösterirdi. Bûselik perdesi üzerinde, hem Kemençe ile Hicaz, Sûzidil, Rast taksimler yapar, peşrevlerini yine bu perde üzerinden şayanı hayret bir kolaylıkla falsosuz çalardı.


Bunlara çok merakı vardı ve sazda terakkinin en birinci şartı bu şedlerde çalmak olduğuna kaniidi. Zannediyorum ki bu gün memleketimizde böyle şed harikaları yapabilecek hiç bir sanatkar yoktur ve olamaz.


Bu yalnız Cemil Bey`e mahsus bir mevhibe-i ilâhiyedir. Ruhlarımızı saran bu nağımeleri icra eden parmaklardaki sürat ve isabet, tizlere kadar inip çıkmalarda zerre kadar bir falso eseri olmamış diyebilirim ki hiçbir zaman da görülmemiştir."


"... Onun manevî mektebinden feyiz alıp başka bir tahassüs küşayişi ve zamanımızın temayülleri, ruh tecellileri içinde, hakiki istidat inkişafı ile yetişen genç mûsikî müridleri arasında ister Şark, işter Garp mûsikîsinde bütün muhitimizi istilâ eden bu fevkelhayal ulvi ve tatlı Cemil nağmelerinden ilham alarak bu ses ve melodi inkılabına asrın ilmini, zevkini ve zarafetini de katacak büyük istidatlar doğacaktır."


"Türk Mûsikîsi o zaman, Cemil`in kendisini görmemiş bile olsa, dahiyane irşadından ve işaretinden aldığı dersler ve tahassüslerle parlayıp dünyayı hayretler içinde bırakacaktır.


Bu nurlu istikbal bize Mev`ud ve mukadderdir. Öyle görülüyor ki, bu gönül alıcı intikal ve terakki konservatuvarımızda Şark ve Garp mûsikîlerini iyi öğrenen çocuklarrmız yapacaktır.


Bu asri ve ilmi bir zarurettir malzemesi ve temellerri mevcuffur." Ne yazık ki bu temenni de yerini bulmamıştır.


Neyzen Gavsi Baykara`nın verdiği bilgilere göre, sanatının ilk yıllarında Cemil Bey bir gün, Baykara`­ nın dedesi olan Yenikapı Mevlevihânesi şeyhi Celaleddin Efendi`yi Topkapı dışındaki köşkünde ziyarete gitmiş.


Eski Tanbur icrasının bu büyük ustası Cemil Bey`in ricasını kırmayarak Tanbur çalmış. Bundan sonra o da Cemil Bey`e ısrar etmiş. Cemil Bey, tanbur çalışına karşı olduğunu bildiği için çalmak istememiş.


Daha sonra Cemil Bey`i dinleyen şeyh efendi ağlayarak şu sözleri söylemiş: "Oğlum ! Bu sizin çaldığınız bildiğim Tanbur değil fakat, mûsiki namına ,simdiye kadar dinlediğıim şeylerin en güzeli.


Sizin bu vaziyet karşısında kimseden istifade etmeğe ihtiyacınız yok. Bu tuttuğunuz yolda hiç bir söze kulak asmayarak herşeye rağmen yürüyünüz. Allah feyzinizi artırsın. "


Mahmud Demirhan hatıralarında, "Merhum CelaJeddin Efendi bizi çok severdi orada söz ve saz fasılları yapardık. Cemil`i farklı bir vecd ve cezbe içinde dinler, bilmediğimiz başka âlemlerden gelen bu seslere hayran olurdu" diyor.


Bu ve buna benzer değerlendirmeler gösteriyor ki, Cemil Bey o dönemde büyük sanatkârları dinlemiş, araştırmış, elde ettiği verilerle yeni bir sentez yoparak harikalar yoratmıştı.


Cevdet Kozanoğlu anlattı: Ankara Radyosu`nda plak kayıt stüdyosu açıldığı sıralarda Cemil Bey`in otuz kadar plağını çoğaltmak istemişler. Kemanî Reşad Erer, Mesud Cemil ve Kozanoğlu plakları dinlerken çok duygulanarak ağlamağa başlamışlar. Kozanoğlu Reşad Erer`in de ağladığını görünce şaşmış:


- Reşad Bey ! Bu büyük adamı ben görmedim, Mesud`un da babası. Siz neden ağlıyorsunuz ? diye sormuş. Bunun üzerine Reşad Erer :


- Ben plâklara değil Cemil Bey`e ağlıyorum. Siz Cemil Bey`i bu sanıyorsunuz. Bu plaklar ısmarlama, maişet temini için üç dakikaya sığdırılmış melodiler Cemil Bey değildir, demiş.


Cemil Bey`in Kemençe çalmağa ne zaman başladığı bilinmiyor. Ancak son yıllarında hemen hemen ta­ mamiyle Kemençeye yöneldiğini, tanburu daha az çaldığını biliyoruz. Aşağıdaki sözler onun kemençesi hak­kında bilgi vermesi açısından çok değerlidir :


" .. Âdeta Kemençe üstadı denecek derecede büyük bir istidadı olan, bütün bu meziyetleri çok sevdiği Cemil Bey`e de telkin eden rahmetli Vasil bile, fazlaca neşelendiği demlerde tiz Gerdaniye`lerde filan biraz bozuk çalardı. "


" . Halbuki Cemil, mesela Kemençe ile Tahir-Büselik makamından bir taksim yaparken meyanlarda yayını kemençenin yayına eskiden ok derlerdi tiz Gerdaniye ve tiz Muhayyer, hatta tiz Çargah`ın pek sıkı ve sıkışık perdeleri üzerinde en ufak bir falso, bir yanlış basış yapmayarak kayıtsız bir emniyetle, yüzünde küçük bir sıkıntı eseri göstermeksizin, huzur ve sükûnetle dolaştırılıp asil ve kıvrak nağmeler ibda ederdi.


Böyle mühim ve güç taksimlerinde bazan, benim de Kemenre çaldığımı bildiği için, mütebessim ve cazibeli güzel gözlerinin binbir manalı bakıslariyle yüzüme bakardı.


Belliydi ki, kemençede böyle tizlerde hâkimane yay dolaştırmak harikulade güç olduğunu kendi de bilip, kendini beğendiği gibi, benim Vasil`i çok takdir ettiğimi bildiğinden, onun bile erişemeyeceğine kani olduğu bu muvaffakiyetin hüküm ve teşhiri altında benimle kar­deş latifesi yapardı.


Sanki o kadar güç ve çetin birşeyi bu kadar kolay nasıl yapabildiğine kendisi de şaşardı. Zannetmem ki hiç bir mûsikî aleti üzerinde, hususiyetle Tanbur ve Kemençe`de böyle tiz perdelerde, muhtelif makam ve şedler göstererek asfalt yollarda bahar gezintisi yaparken hissedilen iç rahatlığı ile kolayca tak­simler yapılabilsin.


Bunu takdir için kemençenin tekniğine ve şerait-i icraiyesine biraz vakıf olmak lazımdır. Böyle olduğu için de Cemil`in ruhundan taşan bu icra kuvveti karşısında eğilmek bile azdır."


Bu virtüoziteye ulaşmak için, tıpkı tanburda yaptığı gibi, uzun süren bir inceleme ve araştırma yaptığı, özellikle Vasil`den yararlandığı günümüze gelen anılardan anlaşılıyor.


Merhum Ruşen Ferit Kam, Mahmud Celaleddin Paşa`nın oğlu Atıf Esenbel`den naklen şu hatırayı naklederdi: Bir gün Atıf Esenbel, bir arkadaşı ile Tanburî Cemil Bey`in oturduğu sokaktan geçerek bir dostunu ziyarete gidiyormuş.


Cemil Bey`in evinin önüne gelince odasının ışığının yandığını görerek, kısa bir süre için uğramağa karar vermiş. Atıf Esenbel o yıllarda Cemil Bey`den Tanbur ve Kemençe dersleri alıyormuş. Biraz oturduktan sonra Atıf Bey :


"- Üstadım ! Şedaraban saz semaisine çalışıyorum, dördüncü hâneyi kemençe ile çalamadım lûtfedip gösterir misiniz ?" demiş. Cemil Bey duvarda asılı kemençeyi almış, kısa bir taksim yaparak saz semaisine girmiş. Dördüncü haneye gelince tanburla yaptığı gibi yapamamış; düz notalarla bitirerek "- Böyle olması gerekir" gibi sözler söylemiş.


Gece yarısı evine dönerken aynı sokaktan geçen Atıf Bey, Cemil Bey`in odasının ışığının yandığını, hala Şedaraban saz semaisinin dördüncü hanesine çalıştığını, açık pencereden galen kemençe sesinden anlamış. Bunları anlattıktan sonra, "- Cemil Bey gibi bir dahi bile çıktığı zirveye böyle tırmanmıştır" sözlerini eklerdi.


Mahmud Demirhan devam ediyor: "... Vasil onu pek çok sevdiğıi gibi, o da Vasil`e bayılırdı. En takdir ettiği adamdı. Onun kendine mahsus vakur ve kibar bir tavırla, makamların hakiki seyirlerini bilerek yaptığı taksimleri dini bir huşû ve hürmetle dinlerdi.


Gözlerini kemençeden ve yay çekişlerinden ayırmaz, bütün dikkati ile her tavrını ve parmaklarının kirişler üzerindeki hareketlerini tetkik ederdi. Ikisini de dinleyen bir mûsi kî kafası tasdik eder ki, Cemil Bey Vasil`in peşrev çalış ve taksim ediş tarzlarından çok istifade etmiş, sonra bunları kendi deha ve ilahi duygu potası içinde eriterek zarif ve yepyeni şekillere sokmuştur...... buna muka bil Vasil`de de Cemil Bey`den bazı parçalar bulmak mümkündü.`


Elde bulunan plâklarından Kemençe ile çaldığı parçalar ve taksimler analiz edilecek olursa, titiz ve hakim iki elin aynı ustalıkla kullanıldığı dikkati çeker. Son derece dengeli ve kıvrak bir yay tekniği apaçık fark edilir. Tanbur icrasında yarattığı o harikulade gelişmeyi aynen kemençeye de uygulamış ve bu saza asil bir tavır getirmiştir.


Batı Mûsikîsi`nde bugün teknik düzeyi baş döndürücü bir durum almış olan Viyolonsel`i de Cemil Bey`in çaldığı sazlar arasında görüyoruz. Bu sazı ilk kez, kendi melodilerimizi icra edecek bir akord ve Kemençe yayı ile çalan sanatkardı Bu konuda, Cemil Bey`le uzun yıllar sanat arkadaşlığı yopan Fahri Kopuz`un anlatıyor: "...


Bir akşam İsmail Paşa`da bulunduğumuz esnada Üstad`ın Viyolonsel`le meşgul olduğunu söylediler. Bir müddet sonra yine köşke gittiğimiz zaman, paşanın akrabalarından Ferik Hüsnü Paşa`nın mahdumu yüzbaşı Tahsin Bey`in İstanbul`dan getirttiği viyolonseli Üstad`ın kucağına verdiler.


İşte o akşam üstad, bize dünyanın gailesinden uzak bir gece yaşattı; fasıllara viyolonselle iştirak etti. Müteaddil lahuti taksimleriyle hâzirûnu mestetti. Bir ara hazirundan biri, bu sazla herhalde ajiliteli eserlerin çalınmasının güç olacağından bahsetti.


Hiç unutmam Cemil Bey: (- Ne gibi ? Mesela Köçekçe gibi eserler mi ?) dedi; bana her zamanki mütevazi nezaketiyle, (- Fahri Beyefendi, lütfen ahenk ediniz de bir Köçekçe faslı yapalım dedi. Bu faslı öyle maharetle, öyle kıvrak ara taksimleriyle icra ediyordu ki, insan (Üstad`ın bu sazı senelerden beri çaldığına hükmederdi.``


O yıllarda Andon, Hristo, Civan kardeşler, Vasil ve dönemin kalburüstü sanatkarlariyle düşe kalka Lavta çalmakta da oldukça ustalık kazanmıştı. Lvta`yı Tanbur mızrabına yakın bir tavırla çalarak üstün bir teknik düzey elde etmişti. Elde bulunan iki Lavta taksimi plağı, Tanbur`da olduğu gibi bu sazda da erişilmez bir icrakarlığa yükselmiş olduğunu gösterir.


Nitekim onun Lavta çalışı, yukarıda adı geçen Lavta sanatkârlarını hayrete düşürürdü. Ud`u pek kullanmamakla birlikte, bir gün ısrar üzerine Vasil`in Kürdili-Hicazkar peşrevini yalnız Gerdaniye teli üzerinde çalmıştı. Beğenerek ve isteyerek çaldığı her musikî aleti Cemil Bey`in elinde konuşur emrine girerdi.


Yaylı Tanbur`u bulan ve ilk olarak kullanan da Cemil Bey oldu. Keman veya Kemençe yayı ile çalar, aynı kıvraklıkla kullanır, ruhundan taşan duyguları türlü kalıplara dökerek taksimler yapar, bazen fasıllara bununla katılırdı.


Bugün elimizde bulunan plakları, bütün teknik imkansızlıklar içinde doldurulmasına rağmen, bu efsane adamı hakkında bize biraz olsun fikir verebiliyor.


Bu plâklar için Mesud Cemil, "O henüz nahif vücudunda daima çırpıntılı kalbi, kimsenin anlamadığı bir derin hasretin ateşinden parlayan gözleriyle aramızda yaşarken alınmış ve bugünlere kadar kalmıştır." diyor.


Cemil Bey yaratılışı gereği, ısmarlama sanat icra et mesini sevmeyen bir kimse olarak önceleri plak doldurmayı reddetmiştir. Fakat kendi isteği ile kadro dışında kalması, yardımcı olan dostlarının gittikçe azalması, para sıkıntılarının başgöstermesi, plak yapmasını zo runlu kılmıştır.


Bu yüzden Blumenthal kardeşlerin "Orfeon" firması ile 1908`de yüz Napolyon altına bir dizi plak yapmak için anlaşma yaptı. Daha sonra bu plâkları yapamıyacağını adı geçen firmayo bildirdi.


Firma şaşkına dönmüş;, buna bir anlam verememişti. Bundan bir yılı aşkın bir süre sonra Ziraat mühendisi Şevket Bey ile Udî Şevki Algın`ın gayreti sonucu 1910`lardan itibaren bildiğimiz plakları doldurdu ; bu çalışmalar 1914 yılına kadar sürdü.


Bunun için evinin birikmiş vergi borçlarını ödeyememesi gibi sebeplerle, Şevki Algın`ın Cemil Bey`i ikna etmesi için şirketten para aldığı söylenir.


PIak dolduracağı zaman titiz ve heyecanlı olduğunu, bazen bütün günün boşa gittiğini, zaman ilerledikçe bu durumun hoşuna gittiğini, eve bir gramofon getirtilip bunları dinleyerek değerlendirdiğini oğlu Mesud Cemil anılarında anlatıyor.


Daha o zamanlar başkalarının plâkları yirmi beş kuruşa satılırken, Cemil Bey`in plakları bir altın liraya, silindirleri çeyrek altına satılırdı. "Cemil`in elimizde bulunan plakları arasında, Gazel dediğimiz güfteli hanende taksimlerine en veciz mûsikî cilveleriyle verilmiş karşılıklar var.


Bunlar o zamanın Hafız Osman, Hâfız Âşir, Mızıkalı Hâfız Yaşar, Hafız Yakup, Hafız Sabri gibi okuyucu larla doldurulmu; plaklardır. Cemil, bu okuyucular arasında (Şaşı lakabiyle maruf Hafız Osman`ın bilhassa güfteleri melodi üzerine yayışını çok beğenir, takdir edermiş. "


Mesud Cemil, o zamanlar güfte bölmenin önemini, güfte seçmenin değerini, emprovize olarak okurken bu sözleri nağmelere bir zevk ve bilgi dahilinde yerleştirmesini bilmeyenlere mûsikî dünyasında yer verilmediğini belirttikten sonra, Hafız Osman Efendi`de bütün bu özelliklerin bulunduğunu söylüyor.


Bu nedenle Cemil Bey`in Osman Efendi`yi, şiiri mûsikî arasında harcamadığı, aksine musiki ile şiiri yeniden güçlendirdiği için Allah vergisi yönlerine hayran olduğunu yazıyor.


Cemil Bey`in bu plaktları göz önüne alınacak olursa bazı gerçekler dikkati çeker. Önce Udî Nevres Bey ayrı tutulursa, kendisine eşlik eden saz sanatkalarının asla Cemil Bey ayarında icrakar olmadıkları görülür.


O bu sanatkarlarla çalarken de bir virtüoz olarak hareket etmiş, diğer sazlar ona yetişmeğe çabalamışlar, fakat o bildiği yolda yürümeğe devam etmiştir. İkinci özellik ise şudur: "...


Cemil, klasik mûsikî repertuvarı mızın en yaygın bazı peşrev ve saz semailerini de kendi sanatkar ruhunun ellerinden geçirerek sazlara aksettirmiş ve plaklara vermiştir.


Bunları uslûb, eda ve icra bakımlarından ve ayrrca kendi bestekarlık harikasından almış olduğu geniş ilham ve feyizden faydalanarak asıllarını bozmadan, kendi melodi çizgileri içinde, harikulade süslemiş ve çalmıştır.


Eserlerin buşekilde çalınışlarıyle ortaya çıkmış olan özelliğe Cemil Aranjmanı demek yerinde olur. O zaten bu eserleri ayrıca Müntehabat-ı Musikîye namı altında neşretmişti.


Bu eserler de Cemil`e refakat edenler Kemanî Bülbülî Salih, Udi Nevres, Şevki, bir plağında Şehzade Ziyaeddin Efendi, tanburî Hikmet ve Kadı Fuad Efendi`dir.


ESERLERİ :



1- Taksim, söz ve saz eserleri plakları (Seksen beş adet).
2- Rehber-i Mûsikî: Türk Mûsikîsi`nin Batı Mûsikîsi ile karşılaştırmalı olarak yazıldığı bir nazariyat kitabıdır. Bu biçimde yazılan eserlerin ilkidir. İlk baskısı 1902 (1318)`de İstanbul`da Misak Efendi Mntbaası`nda yapıldı. İkinci baskısını 1925 yılında Şamlı İskender yaptı.
3- Yarı kalmış Kemençe metodu
4- Mûsikî eserleri : Muhtelif makamlardan sekiz peşrev, yedi saz semaisi, iki Longa, iki Zeybek, bir oyun havası. İlk sözlü eserinin "Etmesin avdet melâl-i intizar/Geçme ömrüm, geçmeden nevbahar" güfteli şarkısı olduğu söylenir.
ÖĞRENCİLERİ :

Tanburî Refik Fersan, Fahire Fersan, Ressam Tahsin Bey, Samiye Morkaya (Yazar Burhan Cahit Morkaya`nın eşi. Bir otomobil kazası sonucu sol eli sakatlandığı için sanat hayatı kısa olmuştur. Rahmi Bey`in kızı Nahide hanım, Atıf Esenbel, Şemseddin Ziya Bey, Ziya Hüznî Bey, Ziya Hüznî Bey`in iki kızı Müzeyyen ve Satıa hanımlar, Tanburî ve Kemençeci Kadı Fuad Efendi, Yeğeni Tanburî Hikmet Bey, Tanburî Kadıköylü Fuad Sorguç, Murad Öztorun başlıcalarıdır.


Bütün bunlardan başka her tanbur ve kemençe çalan Cemil Bey`in manevî öğrencisi olmuştur denebilir. Hattâ, diğer sazları kullananlar bile, o yıllarda ve daha sonra Cemil Bey`in etkisinde kalmışlardır.


Rûhu Şâd olsun....



Kaynaklar :
Türk Mûsıkî Tarihi ( Dr.Mehmet Nazmi Özalp)
Türk Mûsıkîsi Nazariyatı (Ferit Sıdal)
Türk Mûsıkîsi (Rauf Yekta Bey)