Neyzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Neyzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2008 Perşembe

Hat Sanatı

Hattat Tâbiri Hakkında Bir Açıklama


Son Abbâsî Halîfesi Müsta’sım Billâh’ın kölesi olduğu söylenen Yâkût-ı Müsta’sımî (?- 1299) ye gelinceye kadar kalemin ağzı düz kesilirdi. Yâkut eğri keserek Tahrîf-i Kalem’i îcât etti. Kristof Kolomb’un yumurtası gibi basit görünen bu buluşla yazı san’atını bedîî sâhada ileri bir safhaya geçirmeye, yazının yeni dünyasını bulmaya muvaffak oldu. Ancak, bâzılarının dedikleri gibi Yâkut bir hat mûcidi ve bir kalem vâzıı değildir. Tahrîf-i kalem sâyesinde aklâm-ı sitte’ye yeni bir revnak ve san’ata yeni bir veçhe vermiştir.


Şeyhü’l-İslâm Muhammed bin Haseni’s-Sincârî, “Bidâatü’l-Mücevvid” adlı manzûm eserinin başında şöyle der: “Bu san’atın usûlünü vücûda getirip yazan Ebü;’l Fazl Alî bin Hilâl’in seçtiği şeylerden kâfî ve herkesin hoşuna giden gayet lâtîf bir tarz çıkarmış ve bunun vasıflarını kaleme almak sûretiyle yazan Yâkut’un kabûl ettiklerini tespit ettim. Yâkut’un yazı san’atını kuvvetlendirmiş olduğunda târihçilerin ittifâkı vardır. Yâkut’un, Şark’ta ve Garb’da yazı yazanların en âlimi olduğunda şüphe yoktur”.



İşte Yâkut’a san’atta yaptığı bu yenilikten dolayı Hattat denildi. Fakat, burada açıklamamız gereken mühim bir nokta vardır: Yâkut’tan evvel güzel yazı yazanlara kâtip denildiği gibi hattat da denilirdi. Nitekim İbn-i Mukle’ye İmâmü’l-Hattâtîn lâkabı verilmişti.


Fakat, bu kullanışlar Yâkut hakkında ve ondan sonra bugüne kadar kullanıldığı gibi değildir. Yâkut’tan evvelkiler hakkında, kâtip ve küttâp (=katipler), hattat ve hattâtîn (=hattatlar) tâbirleri, mânâsı aynı olarak, biri diğeri yerinde kullanılırdı. Hat ve hattatlık Yâkut’la mümtâz bir san’at ekolü vasfını kazanınca, hattat kelimesi, bunu sembolize eden yeni bir ıstılah ve ayırıcı bir alâmet olarak kullanılmaya başlanmış ve artık o günden bugüne kadar bu mânâda kâtip ve küttâp denilmemiştir. Yalnız, bu farkları ve husûsiyetleri bilmeyen bâzı kitaplar ve mütercimler, birini diğeri yerinde kullanmışlardır. Bu kullanış her ne kadar Yâkut’tan evvelkiler hakkında doğru ise de, sonrakiler hakkında değildir.


Bir de Osmanlı Hattatları, İranlı’lara uuyarak Hattat karşılığında Hoş-nüvis veya Hûb-nüvis kullandıkları gibi, yalnız şu veya bu yazıyı güzel yazanı anlatmak için meselâ: Ta’lîk- nüv’is (Ta’lîk yazan), Cel’i nüvîs (=celî yazan), Siyâkat-nüvis (Siyâkat yazan)… veya Ta’lîk-nüvîsan (=Ta’lîk yazanlar), Çep-nüvîsân (= Dîvânî yazanlar)… tâbirlerini kullanmışlardır.



Hattatlığın Şartları


Hattatlığın pratik ve teknik yollardan elde edilmesi mümkün olmakla berâber, bütün üstatlar teknik yoldan bellemeyi ve belletmeyi dâimâ tercih ve tavsiye edegelmişlerdir. Fakat tekniğe riâyetin mutlak sûrette kafî olmayıp, tecrübelerden kazanılmış bâzı şartlara da uymanın ehemmiyeti ihtâr oluna gelmiş bulunduğundan, bizim de bunları gözden geçirmemiz yerinde olur.




İstîdad ve Kaabiliyet Sâhibi Olmak


Her san’at gibi, hattatlık da her şeyden evvel fıtrî bir istîdâd ve kaabileyete dayanır. Bunlar, bâzı kimselerde uykuda, bâzılarında da uyanık haldedirler. Uykuda olanları harekete geçirmek için güzel örnekler göstermek bâzen elverdiği halde, bâzen de zamâne bırakmak, tâlim ve terbiye ile yavaş yavaş uyandırmak gerekir. Nitekim genç yaşta yüksek eserler veren hattalar zuhûr etmiş olduğu gibi, uzun bir çalışma ile tedrîcî bir sûrette inkişâf ve tekemmül etmiş san’atkârlar da çoktur. Tevârüsün de bu işte büyük rolü vardır. Soydan soya intikâl eden istîdâd ve kaabiliyetlerin gittikçe daha kuvvetli olduğu ve daha çabuk inkişâf bulduğu da inkâr olunamaz.



Uyanık olan istîdad ve kaabileyetlerin inkişâfları ise ötekilerden ziyâde dikkat ve ihtimâm ister. Çünkü bunlar, fitili ateş almış bir bombadaki barut gibi olduklarından mukavemet haddini aştıkları nda patlayarak mecrâlarını değiştirirler; bedîî hislere hizmet etmek yolundan nefsânî arzular tarafına kayarak sâhibini yazıdan vazgeçirtip birtakım kötü temâyüllere düşürebilirler. Bu hâl, diğer şeylere olan istîdâd ve kaabiliyetler hakkında da düşünülecek bir mes’eledir. Bir babanın oğlu okur, adam olur, san’atkârın oğlu ayyâş, hırsız veya kaatil olabilir. Onun için bu kısım istîdâd ve kabiliyette olanlar kendilerini önceden ayarlamalı, işi çığırından çıkarıp da, sonunda perîşanlığa ve nedâmete düşmemelidir. Kendisini idâre edecek ilim ve kültüre sâhip olmak ve irâdesini feverandan korumak üzere dizginini elinde tutmak gerekir. Bir de üstadlar, bu kısım istîdât ve kabiliyetleri önceden anlayarak tâlim ve tedrîslerinde yararlı bir yol takip etmektedirler. Nitekim, merhûm birâderim müfessir Hamdi Yazır, gençliğinde Filibeli Hacı Ârif Efendi merhumdan yazı tahsîline başlamış, kısa zamanda Sülüs’le Nesih’i ilerletmiş, gerek güzel yazıya olan istîdât ve kabiliyetinin fazla oluşu ve gerek ilim tahsîli husûsundaki merâkının aşırı bulunuşu Ârif Efendi’nin dikkatini çektiğinden, “Oğlum! Artık Sâmi Efendi’ye gitmenin zamânı gelmiştir. San’ata olan istîdâd ve kabiliyetini uzun zaman hapsetmek istemem” demiş ve alıp Sâmi Efendi’ye götürmüş. Ona bir şeyler fısıldamış, Sâmi Efendi birâderimin husûsiyetini derhal takdîr etmiş, arkadaşlarından ayrı bir tâlim usûlü tutmuş, birâderim de kısa zamanda icâzet alıp resmen hattat olarak yazı yazmaya başlamış, böylece hem maîşetini kazanmaya, hem de ilim tahsîline devâma muvaffak olmuş, hattâ beş-on kuruş da pederine göndermek sûretiyle evlâdlık vazîfesini de yapmaktan geri durmamış.


Birâderim, bu mâcerâyı bana anlattıktan sonra: “Kardeşim, senin de yazıya merâkın var. Çalış, fakat, insanda her neye istîdâd ve kabiliyet olursa olsun, gereği gibi terbiye edecek ellere düşmezse sâhibini şaşırtır ve azıtır. Onun için dikkat et, hayâtında yolunu bu iki şeytanın eline teslîm etme, onları yularlayıp hayrına çalışan yorulmaz iki sâdık uşak hâline getir. Yoksa, mîrasyedi zengin ahlâksızlara döner; Hakk’ın verdiği ve vereceği nîmetleri istîdât ve kabiliyetin fenâ mecrâlara kayması yüzünden hebâ ederek sonunda eli boş kalırsın!” diye güzel bir nasîhatte de bulunmuştu. Bu nasîhati elimden geldiği kadar tuttum, o nispette de faydasını gördüm ve çok şükür hâlâ da görmekteyim.



Meşk ve Tâlim Görmek


Yazıyı ehlinden bellemek, istîdâd ve kabiliyetin az zamanda inkişâfına, kısa yoldan selâmetle kemâle ermesine hizmet etmesi bakımından ön safta gelen şartlardandır. Yâni teknik bellemeyi, pratiğe dâimâ tercîh etmelidir. Nitekim Hazret-i Alî şöyle buyurmuştur:


“Güzel yazı, hocanın öğretişinde gizlidir; kemâle ermesi çok yazmakla, devâmı da İslâm Dîni üzere bulunmakla olur.”


Yazı, hocanın tâliminde gizlidir. Çünkü hoca, ondaki rûhî hendeseinin maddî hendese içinde nasıl ve ne sûrette yer aldığını pek çok tecrübe içinde anlamış bulunduğunu, estetik inceliklerin ve karakterlerin kalemle nasıl sağlandığını daha yakından bildiği için, bunları meşkleriyle ve ifâdeleriyle târif ve tâlim ederken, daha kolay ve daha isâbetle öğretir, zevkine vardıra vardıra belletir. Talebe, istîdât ve kabiliyetini daha kestirmeden inkişâf ettirmeye yol bulur.



Hat hocalarımdan hırka-i Şerîf Hatîbi Celî-nuvîs Hâfız Ömer Vasfi merhûm (1880-1928), bir gün sorduğum bir suâl üzerine: “Hattat olmak kolay değildir. Güzel meşk görmeli ama, daha çok hoca yazarken, târif ve tâlim ederken, hele çıkartmayı yaparken çok dikkatli olmalısın, sözle yaptığı îzahlara temsillere, teşbihlere ehemmiyet vermelisin. Çünkü bunlar, yazının güzelliğini sağlayan sırları anlamaya o kadar faydalı olur ki, bir kitap okumuş kadar işine yarar. Bunun için anlamadığını sor, hocanın el ve kalem hareketlerini yakından tâkip et, yazarken de tatbîk eyle” dedikten sonra şunu anlattı: “Bir gün hocam Sâmi Efendi’ye yazı göstermeye gitmiştim. Bir harf üzerinden tâlimler ve târifler yapıyordu. “Anladın mı, anlat bakayım!” dedi. Anlamadığımı anlayınca, tekrar yazdı ve yazarken kalemi nasıl koyduğunu, nasıl çekip çevirdiğini ağır ağır, parça parça göstererek bunlara dikkatle bakmasını söyledi ve kalemi elime verip, bir de sen yaz bakayım, dedi. Ben yazarken, haraketlerimi tâkip ediyor, en ufak bir falsomu derhal düzeltiyordu. Benim fazla sıkıldığımı sezince dedi ki: “Şey Hamdullah’a, bu yazıyı nasıl elde ettiğini sormuşlar, o da, gözlerimi hocamın eline, gönlümü yazıya verdim, elimle kalemi de gereğine bağladım, bir harfi nasıl yazmak îcâp ediyorsa yazıncaya kadar yazmaktan bıkmadım” cevabını vermiş!”


Şunu da kaydetmek yerinde olur ki; hocanın da, talebenin de ihlâs sâhibi olmaları, işi iyi niyetle ele almaları îcâp eder. Bâzı hoca feyizsiz olur, bâzı talebe de işe lâyık olduğu kadar sarılmaz. Onun için meşk ve tâlim görme yanında hocanın feyizli, talebenin de dikkatli ve becerikli olması şarttır.



Harîs Olmak


Hırs, bir şeye sonu gelmeyen bir istekle bağlanmaktır. Muvakkat ve yalancı hırs, her zaman semeresiz olur. Hırsı, nefiste devâm ettirebilmek için mevzûun belli olması, yazanın yazı güzelliği hakkında az çok bir bilgi ve duygu sâhibi bulunması lâzımdır. Hırs, san’at aşkıyla gıdalanır. Ümitsizlik, yeis, cevapsız kalmak ise onu boğar, sâhibini tamâmiyle pasif bir hâle koyar. Yeis ile hırsın çatıştığı anlarda irâd şaşkınlaşır, bu hâlin muvakkat veya devamlı olabileceğine göre sâhibi de o nispette verimsiz ve çekingen olur. Bundan kurtulmak için yeisin atılması ve hırsın beslenmesi lâzımdır. Bunu yerine getirmek için de, evvelâ yeise yataklık yapan kibiri atmalı, sonra Allâh’ın lûtuf ve yardımına sığınmalıdır. Nitekim Yâkut ile İbn-i Hilâl, bu san’atda hırs sâhibi olmanın temel şartlardan olduğunu, diğer şartların hep buna dayandığını söylemişler, İbn-i Bevvâb da “Râiye Kasîdesi”nde, “Azmin sâdık olmalı ve merâmını kolaylaştırmak için Allah’tan tevfîk istemeli” demiştir. Çünkü hırs olmayınca istîdât körleşir. Tevfîk (=Allâh’ın yardımı) olmayınca da, hırs kurur ve diğer şartlara riâyete lüzum da kalmaz.



Doğru Anlayışlı Olmak


Bu, kolay değildir. Çünkü insan nefsi, hâdiselerle karşılaşmadan önce, kendisini zekî ve anlayışlı sanabilir. Fakat, yazı bellemek için bu kadarı kâfî değildir. Zîrâ burada aranılan doğru anlama zekâya, hâfızaya, dikkate, mantığa ve tekrarlarındaki isâbet derecesini ayırmak için muktedir olmaya bağlıdır. Halbuki, harîs olanların hareketlerine ekseriyâ hisleri hâkim olur ve fikir hisse tâb’i kalır. Bu hâlin devâmı ise fikri uyuşturur, hâfızayı körletir, dikkati azalır, yazanı gelişi güzel hareketlere ve muvaffakiyetsizliklere götürür. Bundan dolayı, doğru anlayışlı olmak için, bunlara nefiste yer vermemekle berâber, yazının esaslarını, usûl ve kaidelerini, hocanın tâlim ve târiflerin, kalemle el ve yazı arasındaki ince alâka ve rolleri bilmek ve anlayarak tatbîk etmek gerekir. Şu kadar var ki, bunların hepsini birden başarmış olmak ve kazanmış bulunmak bahis mevzûu olmadığına göre anlayış yeter derecede olmazsa güçlük zamanla artar ve kalem elde inatçı bir haşarı olur kalır da, istenildiği gibi bir harf dahi yazdırılamaz. Onun için, doğru anlayışlı olmak mevzûunda bütün hat üstâdları müttefiktirler. Ancak, bu anlayışı birden değil, zamanla kazanılabilecek bir iş olduğundan bugün anlaşılma görünen bir husûsun zamanla ve çalışmakla en ufak sebepler ve vesîlelerle kendiliğinden aydınlanıvereceği de unutulmamalıdır. Bununla beraber, üstâdın anlatma tarzının da bu işte büyük rolü vardır. “Öğretmede metod isâbeti” dediğimiz bu rol küçümsenmemelidir. Bir de, doğru anlayış; sora sora ve tecrübelerle elde edilir. Şüphe uyandıran ve müşkül görünen herhangi bir husûs, küçümsenmeyerek ehlinden sorulmalıdır. Ehil bulunamazsa, yüksek karakterli yazılar üzerinde o müşkül noktayı bulup mukayeselerle anlamaya çalışmaktan başka yol yoktur. Bu usûl ne kadar çok tatbîk edilirse, doğru anlama da o nispette artar.


Şunu da kaydedelim ki, kaide üstü durumların anlaşılması, kaidelerden ziyâde, tecrübelerle, san’at rûhunun dikkatli sezişleriyle anlaşılabilen fevkalâdelikler olduğu cihetle, her kaide yanında bâzı istisnâların da yer almış olabileceği unutulmamalıdır.



Kibirsiz ve Azimli Olmak


Bilindiği üzere, her yerde ve her işte olduğu gibi, bu san’atta da kibirli ve azimsiz olmak başarısızlığın gizli sebeplerindendir. Çünkü kibir, azmin sinsi bir düşmanıdır, bir arada geçinemezler. Birinin el attığı yerde ötekisi rolünü yapamaz. Bundan dolayı, san’atta muvaffakiyetin şartı olan hırs ve azmi lâyıkıyla devâm ettirebilmek için, kibri kırmak gerekir. Bunu için de, ayrı bir azim ister. Kibir, nefsi gurûra, aldanmaya sevk eder, hatâ ve doğruluğunu araştırmaya engel olur. Bu ise, doğru anlayışın kaybolması demektir. Bu kaybolunca da, meydan kibire kalır. Birçok haksız dâvâlara yol açar, yanlışı isâbetli gösterir. Azmin önüne birçok şeytânî tuzaklar kurar, yavaş yavaş maksattan uzaklaştırır. Bu uzaklaşmayı kendinde duyan tâlip, geçirdiği uzun zamanlara, heder olmuş vakitlerine bakar; yeise ve ümitsizliğe düşer. Ahlâkî zaafı da varsa, kendi sınıfından olup da hakîr gördüğü kimselerin başarıları karşısında haset eder, bu ateş de ayrıca bir bela olur. Şöhret kazanmış yüksek hattatların çoğu buna benzer nice geçitleri geçmiş, nice acı misâllerine şâhit olmuş bulunduklarından, kendileri yalnız mütevâzî, vakarlı, edepli olmakla ve dâimâ hayır istemekle iktifa etmezler. Talebelerine de, azimli olmalarını, kibirden uzaklaşmalarını sağlayacak misaller vermekten geri kalmazlar. Çünkü kâmil bir üstâd nazarında san’at bir edeb, ahlâk ve zerâfet mektebi ve kitâbıdır. Talebesine bu kitaptan ders verdiğini takdîr ederek, onunla ilişiği olan hastalıklardan uzak bulundurmayı hocalığın îcaplarından bilir. Çünkü, bir fakîr hattatın fazîleti önünde diz çökmek, kibirli bir nefsin yapabileceği işlerden değildir. Böyle bir tenezzülde bulunmayan bir nefse kuru azmin ne faydası olur? Kaldı ki, san’at ve san’atkâr, kibirliye vakar ve istiğna ile bakar, sert ve haşîn bir kaya kesilir. Mütevâzi olana da tevâzu ve iltifât ile bakar, mum olur. Bu, şu demektir ki, yazı bir edep ve ahlâk üzerine dayanır. Bunun îcâbı olarak, kibirlilere ve azimsizlere yüz vermez. Çünkü güzel yazıda fıtrat gibi bir temizlik vardır. Bu temizliğe, kibirli vicdanlar, bozuk ruhlar el süremez; ancak uzaktan bakmağa mecbûr kalırlar. Bu hâl düşünen bir gönül için ne mânîdârdır!




İyi ve Bol Malzeme Kullanmak



“Âlet işler el öğünür” darb-ı meseli bu san’at için de doğrudur. Yazıda kullanılması zarûrî olan kalem, kâğıt ve mürekkep gibi malzemenin iyisini kullanmakla kötüsünü kullanmanın aynı netîceyi vermeyeceği şüphesizdir. Hele, yazı gibi rûhî hendese ile kurulan bir san’atın ortaya çıkmasında müessir olan malzemenin estetik bakımdan ne gibi netîceler doğurabileceği düşünülürse, bu işe ne kadar ehemmiyet vermek gerektiği kolayca anlaşılır. Nitekim “Bidâatü’l-Mücevvid”de kaydolunduğu üzere, Yâkut şöyle söylemiştir: “Elde edilmek istenilen güzel bir şey için, bol bol mal sarf etmekten çekinmemelidir. Zîrâ, böyle bir sarf, tâlibin, namzet olduğu güzele pahalı bir mühür vermesi demektir”. İbn-i Hilâl de, “Kâtip –yâni hattat- oluncaya kadar ne altınlar sarfettim de, nice insanlar nafakalandılar” demiştir.


Hocalarımdan Ömer Vasfî Efendi merhûm da şu tavsiyede bulunmuştu: “Kağıdın yumuşağını, kalemin sert sırçalısını, mürekkebin akarını ve iyisini kullan. Bunların âdîleri; bir taraftan kalemin, diğer taraftan senin, bir taraftan da yazının haklarını yerler. Emeğini kemirirler, hevesini kırarlar, kabiliyetini inkişaftan alıkoyarlar. İyi malzeme ise, zarîf bir sofra gibi iştihâ açıcı olur. Bunlar hakkında hasislik yapana karşı, san’at da hasîs davranır, cömerde de cömert olur”. Gerçekten, kör bıçakla traş olmak, çakıl üstünde yatmak, uyumak için yatıp da uyuyamamak ne ise; küt ağızlı kalemle yazmak, kör bıçakla kalem açmak, akmaz mürekkeple, mürekkep tutmaz kâğıda yazmaya çalışmak da odur.



Çok Yazmak


Hazret-i Alî’nin daha önce geçen sözündeki “Kemâle ermesi çok yazmaktadır” fıkrasından da anlaşıldığı üzere, yazı nazariyatla değil çok yazmakla kazanılır. Asıl hattat mükemmel eserler veren san’atkâr demek olduğuna göre, çok yazmaktan maksat, gelişi güzel kâğıtlar doldurmak demek olmayıp; teknik şartlara uygun, daha güzelini elde etmeye müteveccih olarak çok yazmak mânâsınadır. Bu sâyededir ki, meleke artar, anlayış kuvvetlenir, yazı metânet kazanır, kusurlarını görmek, incelikleri sezmek, bedîî zevkini daha candan duymak ve anlamak kabil olur. Bu duygu ve anlayışlar çoğaldıkça, gönüldeki süflî duygular, kibir ve gururlar silinmeye, yerini fazîlet hissi doldurmaya başlar. Böyle yıkanmış bir duygu içinde yazış arttıkça, gönülde birtakım zerâfet ve içtimâî âdâbın yerleşip tomurcuklandığı görülür. Böylece rûh, yazının rûhî hendesesinde şebnemleşmiş olan rûhânî duygulardan tabiî bir sûrette gıdâlanır. Nihâyet öyle bir hâle gelir ki, ham bir meyvenin güneş karşısında tatlanıp ballandığı gibi, san’at rûhu da tekâmül yoluna girer ve san’atkâra mükemmel eserler vermek imkânını kazandırır.



Bir de, ne kadar çok yazılırsa evvelce görülmeyen birtakım gizli ve ince haller ve tavırlarla, o âna kadar kapalı kalan estetik durumlarla karşılaşılır. Bunlar ihmâl etmemek, iyice anlamak gerekir. Çünkü bu gibi müstesnâ hallerle karşılaşıvermek, bir san’atkâr için aranıp da bulunamayan fevkalâde fırsatlardır. Nâdiren tekrarlanan bu gibi bedî’ zuhûrattır ki, san’âtkârın ibdâlarında faal rol alan estetik unsurlar olmak değerini taşırlar. Her biri bir başka sebepten doğmuş oldukları halde, bu sebeple şurda burda tekrar göründükçei bu ince durumlar da doğup sönerler. Sönerler dedik, çünkü şu yazıda ve şu yazının şurasında bugün hoş görünen bir hâlin, yarın şu veya bu sebepten dolayı menfî tesir yapması imkân dışında değildir. “İlâhî beğenmemezlik sebepleri” diyebileceğimiz bu gibi ince tezâhürler ise târif ve tâlim ile bilinir ve bellenir şeyler değillerdir. Zekâya, anlayışlı çalışmaya yâni çok yazmaya mütevakkıf olan bu hallere yazı tashîhî esnâsında daha çok rastlanılır.


Nitekim, Hocam Ömer Vasfî Efendi’ye bir gün yazı göstermeye gitmiştim. Odasına girdiğimde, siyah kâğıt üzerine zırnıkla Sülüs Celîsiyle “gad eflah” sûresini yazarken meşgul buldum. “Gel birâder gel!” diye yanına çağırdı. Bir “dal” harfini başka bir siyah kâğıt üzerinde defalarca “hatırımda kaldığına göre yirmi kadar- yazmıştı ve nihâyet “Hah oldu!” diye birisini beğendi ve onu iğneleyip asıl yazdığı yere silkti, sonra üzerinden îtinâ ile tekrar kalemle yazdı, sebebini öğrenmek için “Niye böyle yaptınız?” diye sordum, şu cevâbı verdi: “Elimiz öteki şekillere alışmış, buraya uygun olanı bir türlü çıkaramadım, yaza yaza kıvâmını bulduruncaya kadar uğraşmaya zarûret hâsıl oldu. İşte, çok yazmanın bir mânâsı da budur. Bu şekli bir daha yapabileceğime güvenim olmadığından, iğneleyip silkmek ve üzerinden yapmak kolaylığını tercîh ettim. Gördün ya, hocamdan icâzet alalı, yâni bana hattat denileni şöyle böyle yirmi seneyi geçtiği ve şu harfi binlerce defa yazdığım halde, istiften doğma îcaplara uygun olacak sûrette ve belki de buraya mahsûs olmak üzere, harfi kürsüsüne oturtmak noktasında bir talebe kadar ter döktüm. Fakat, muvaffak oluşum, yorgunluğumu giderdi. Bu halleri görüp de sakın me’yûs olma!”



Çok Yazı Müteâlea Etmek


Bunun ehemmiyeti açık olmakla berâber bu hususta biraz hesaplı hareket etmek de lâzımdır. Çünkü güzel yazılar birkaç bakımdan mütâlea olunabilirler. Başlıca yazma, estetik, tekâmül seviyesidir.


Yazı bakımından: Müfredâtın, mürekkebâtın, satır ve istif nizamlarının, hareke ve tezyîn işâretlerinin ne sûretle ve ne dereceye kadar başarılmış olduğu ve bilhassa harflerin birbirlerine takılmaları, kaynaşmaları, aralıkları, tenâzur ve tenâsüpleri, üzerinde durmalı, diğer yazıdakilerle karşılaştırılarak bunlar içinden beğendiklerini bir kâğıt üzerinde yaza yaza rûha mal etmelidir.



Estetik bakımdan: Hoşa giden ve gitmeyen harfler ve durumlar nelerdir ve nereleridir? Bunları araştırmalı, kendi görüş ve anlayışımıza nispetle aradaki farkları hâfızaya iyi nakşetmeli, bunları başka yazılardaki benzerleriyle karşılaştırarak kanâat getirdiği hususları yazarken tatbîk etmeye çalışmalıdır.


Tekâmül bakımından: Ele aldığımız bir veya müteaddît yazıların zamânındaki ve geçmişteki yazılara nispetle üslûp, tarz, tavır, şîve ve hâl cihetlerinden iler veya eğri veya müsâvî olup olmadığını araştırmalı ve ön safta yer almış bulunanların estetik karakterlerinden istifâdeyi ihmâl etmemelidir.


Bununla beraber, şu üç safha, mütâlea edenin görüşüne, anlayışına, dikkat ve merâkına bağlı olduğundan, herkesin vardığı netîce ve edindiği fayda bir olmaz. Bu çeşit mütâlealarda, bilhassa târihî mâlûmâtın ve yazanın san’attaki derecesi hakkında azçok bilgi sâhibi bulunmanın da tesiri inkâr olunamaz. Yâkut zamânında şöyle yazılan bir harfin, Karahisârî devrinde, Râkım veya Kadıasker mekteplerinde, Sâmi ve onun yolundan gidenler tarafından nasıl yazılmış, ne şekillere sokulmuş, her birinin estetik seviyesi nereye kadar varmış, tekâmül bakımından hangileri daha üstün görünüyor? Araştırmak gerekir. Ancak, bu gibi ser mevzûları ilk zamanlarda yalnız yazıların yüzlerine bakmakla kavramak ve anlamak mümkün olmamakla berâber, târihî bilgilerle müşâhedeler ve yazı çalışmaları birbirini takviye ettikçe meleke de artar ve onlarla hem-hâl olmak ve dillerinden anlamak kaabil olur.



İcâzet (Diploma) Formalitesi


Bir üstâddan ders görmek, yazının usûl ve kaidelerini nazarî ve amelî olarak tahsîl edip, yazdıklarına imzâsını koymaya selâhiyet kazanmak ve bunu resmen tevsîk etmek eskiden âdet idi. İmzâya izin vermeye İcâzet verme, bu salâhiyeti almaya da İcâzet alma tâbir olunurdu ki, bir nevi’ diploma verme ve almak formalitesi demektir.


Bu usûl gereğince, talebe olgunlaşıp imzâ atabilecek bir seviyeye eriştikten sonra hangi yazıları tahsîl etmiş ise ekseriya bir kıt’a bâzen de bir murakka’ (=yazı albümü) veya hilye, yâhut bu gibi bir levha yazar, bir (tez) hazırlar, hocasına verir. Hocası veya hocaları bunu tetkîk ederek talebenin ehliyet derecesini takdîr ve tâyin ettikten sonra, (Resim: 122 ve 123)’de göründüğü üzere, levhanın altına yazarak, “Artık, yazdıklarının altına ketebe (imzâ) koymaya ve başkasına da ders ve icâzet vermeye izin verildiği” beyân ve tasdîk edilirdi. Bu sebeple, icâzet almayan bir kimse, yazıları altına kendiliğinden imzâsını koyamaz, yâni koyup da yazısını cemiyete ve san’ata mal edemezdi. Kendisini, ne bir san’atkâr tanımaya ve tanıtmaya; ne de başkasına izin ve icâzet vermeye salâhiyetli görebilirdi; aksi takdirde resmen mes’ûl olurdu. Bundan maksat, san’atın şerefini ve san’atkârların hukuk ve haysiyetlerini ve cemiyet içindeki mevkî ve kıymetlerini korumak, san’atın kötüye kullanılmasına ve gerilemesine, estetik kıymetlerin ehliyetsiz ellerde oyuncak olmasına yer vermemektir.


Demek oluyor ki, hattatlık Yâkut’tan sonra İslâm dünyâsında bir istiklâl kazanmış, san’at rûhunun bedî’ ve temiz tezâhürleri olan yazıları, san’atın salâhiyet ve tenkit süzgecinden geçirmeden medeniyet âlemine arz etmemek, bir prensip olarak kabûl edilmiştir. Fakat bu, bir inhisâr zihniyetiyle yapılmış değil, bir ihtisas işinin bütün inceliklerini yakından kavramış bulunmanın samîmi bir ifâdesi olarak konulup devam ettirilmiştir. Bununla berâber, son zamanlarda bu imzâ yasağına ve icâzet alma lüzûmuna riâyet edilmez olmuş, bu da mes’ûliyet hissinin sönmesine sebep olduğundan, tabiatiyle her eli kalem tutan imzâ atmaya başlamış ve icâzet verme ve alma işi, târihî bir an’aneye uymaktan ve ihtiyârî bir formaliteden ibârete kalmıştır.



Ketebe (İmzâ) ve Târih Koyma Şekilleri


Hattatlar, yazıları altına koydukları imzâlarını ekseriyâ Arapça “Bunu yazdı” demek olan kelimesiyle birlikte yazarlar ki, buna Ketebe koymak, Ketebe yazmak, Ketebe atmak, kısaca ketebe derler.


Her yazı nev’ine göre ketebe koymanın husûsî bir şekli vardır. Sülüs, Muhakkak, Reyhânî, Celî ve Müsennâ yazılarda ekseriyâ Rıkaa’ kalemiyle yâni (icâzet) yazısıyla yazarlar ve nokta koymazlar. Ta’lîk’de yine Ta’lîk yazı ile ve asıl kalemin üçte biri kalınlıkta olmasını tercih ederler.


Ketebehû yerinde, nemekahu, yazan kendisinden söz katıyorsa Harrerehu, harekeli yazmış ise Rakamehu, tevâzu için, yâhut karalama yazmış olduğunu ifâde için Sevvedehu, bir meşke baka baka yazdığını, yâhut meşk olmak üzere îtinâ ile yazıldığını ifâde için Meşşakahu, istinsâh (kopya) sûretiyle yazmışsa Nesehâhu, yâhut Satarehu, aynen taklît ederek yazıldığını ifâde için Kalledehu gibi tâbirler kullanılmıştır.


Bir de, murakkaât, kıt’a, kitâp ve levhalarda El-fakîr, yâhut El hakîr, El-müznîp, Er-râcî gibi makama ve yazı muhtevâsına uygun ve tevâzua delâlet eden bir kelime veya cümleden sonra, isim yazmayı âdet edenler de olmuştur. İsimden sonra bâzen Gufire lehu, Gufire zünûbuhu ve emsâli duâyı taşıyan bir cümle ilâve edilir.


Bâzıları, yalnız kendi ismini yazmazlar, bâzıları isimden önce veya sonra babasının, hocasının, her ikisinin adlarını yazmışlar ve hattâ memleketini ve mesleğini bile tebârüz ettirenler olmuştur. Hâsılı, imzâ ve ketebe işinde her san’atkâr kendince münâsip gördüğü şekli kullanmıştır.


Bilindiği üzere, imzâlı yazılara imzâsızlardan ziyâde kıymet verilir. Çünkü imzâ yazının senedi mâhiyetindedir. Bu îtibarla bir hattat, bile bile güzel bir yazısına imzâ atmak istemeyeceği gibi, beğenmediği bir yazısına da imzâ atmaktan çekinir. Dolayısıyla, bir yazının imzâlı veya imzâsız olmasının mutlaka bir mânâsı olmak îcap ederse de, bunu her zaman sezmek mümkün olmaz. İmzâ koymamak husûsunda sebep olarak başlıca şunlar hatıra gelir: Tevâzu’dan, yâhut yazının fevkaladeliğinden dolayı kendini gurûr ve şöhret âfetine tutulmaktan korumak, yâhut bütün bir san’at âlemine meydan okumak, yâni “Şöyle bir yazı yazılmıştır. Yazan kim olursa olsun, onun ehemmiyeti yoktur. Bir şâh veya bir gedâ olabilir. Mes’ele bunda değildir. Bunun bir benzerini yazacak varsa, işte er meydanı, buyursun! Bununla berâber, böyle bir eseri meydana koyanın unutulması, şöhret âfetine tutulmasından hayırlıdır. Maksat şöhret değil, güzel bir iş görmek, güzel bir eser bırakmaktır. Bunu yazan, notunu halktan değil, Hâlık’ından almak ümîdiyle yazmış, bu husûs ise henüz tahakkuk etmemiş bulunduğu için o eseri kendine izâfe etmekten Hakk’a karşı hicâp duymasından dolayı, imzâ koymağa eli varmamıştır” demek istemiştir.


Tuğralar, fermanlar, paralar, beratlar… gibi resmî yazılarda hattatın imzâ koymaması istenildiği, yâhut imza koymaya henüz izin ve icâzet verilmediği için, koymamış olabilir.


Târih koymaya gelince, bunda asıl olan koymak ise de, yukarıki sebeplerden başka, yazıda târih koyacak münâsip bir yer bulunmamasından veya yazının estetiği üzerinde menfî durum ihdâs edeceği düşüncesinden, yâhut târih koyması istenmemesinden, târih atmaya değmeyen muhtevâyı taşımasından veyta konduğu takdirde bir karışıklık ve fesâdı mûcip olacağından konulmamış olabilir. Bir de, bâzı meşhur hattatlar, yazılarının ekol (mektep) hâlini almış fevkalâde bir üslûbu hâiz olması e şahsiyetine del^letde vâzıh bulunması hasebiyle imzâ koymaya lüzum görmemişlerdir.



Hattatta Aranılan Vasıflar


Hattatlık şartlarına riâyet edenlerin hattat olması lâzım gelirse de, bâzı vasıfları hâiz olması da bu san’atta aranılan husûsiyetlerdendir. Bunları şöyle hulâsa edebiliriz: Bir hocadan icâzet almış olmak, estetik değeri bulunan muayyen bir veya birkaç yazı ile uğraşmayı âdet edinmiş olmak, kalemini kötü şeylere âlet edinmeme. Rûh’âniyetini öldüren maddî ve manevî süfliyetlerden uzak bulunmak. Kendisinden yazı tahsîl etmek isteyenlere şefkatli, edepli, sabırlı ve cömert olmak, hakem mevkiinde bulunduğu zaman Hakkı söylemekten çekinmemek kendisine tevdî’ edilen bir sırrı fâş etmemek, ne medihlerden gurûra, ne de tenkidlerden inkisâra kapılmayıp hak ise kabûl, değilse affetmek, sözüne sâdık, ahdine vefâkar olmak bu sanâtta feyz almanın gizli sebeplerindendir.


Nitekim, bu san’atın üstadları verdikleri derslerden dolayı talebelerinden ücret almamayı, hep parasız öğretmeyi bir ibâdet olarak nazara almışlar ve san’at ahlâkının gerekçelerinden saymışlardır. Fakîr olanlar bile buna riâyeten ayrılmamışlar, sonraları resmî mekteplerde maaşlı yazı hocalığı yapanlar bile resmî vazifeleri dışında kendilerine arz-ı hâl edenlerden ücret mukabili bir şey almayı zillet addetmişler, hattâ hediye bile almaktan çekinen zengin kalpli, deryâ-dîl üstadlar çok görülmüştür. Talebelerine meccânen kâğıt, kalem, mürekkep ve güzel yazılar vermek sûretiyle şefkat ve yardımlarını gösteren üstadlar da vardır. Güzel yazıdaki cemiyet âhenginin verdiği içtimâî derslerden birisi de, hattatlara; almaya değil, vermeye merak etmek büyüklüğünü telkîn etmiş bulunmasıdır diyebiliriz.


Tuhfe-i hattatîn’de şunlar kaydolunmuştur: “Bir hat üstâdı kötü huylu olup da, yazı öğretmekte zayıf talebelere eziyet ediyorsa, yoksulluğa düşer… Kaldı ki, “Bildiğini saklayan muallimin ağzına, ateşten gem vurulur” meâlinde bir Hadîs, Şifâ-ı Şerîf’te yazılıdır. Şu hâlde, muallim tövbe ile Allâh’a sığınıp, hâlis niyetle cehâleti yok etmeye çalışmalıdır”.


Yine o eserde şöyle denilmiştir: “Kalem ehli, Hakk’ın emîn ve vekîl kullarıdır. Hat ve kitâbet ile uğraşanlarda âlimler sırasında sayılır. Hat San’atının ilim olduğu, “Kalemle öğretti” Hak sözünden anlaşılır”


Gerçekten, “Allah güzeldir, güzeli sever.” Hadîs-i Şerîfine imtisâli ehemmiyetini ve kıymetini takdîr eden bir hattât, yaşamının fazîleti yaşatmak olduğunu yazılarında fiilen tadar ve yaşatmaya çalışır. Allâh’ın âyetinde kalemler, yazılar ve yazanlar hakkındaki kasemini mânâ ve şümûlunu, bütün güzelliğiyle güzel yazılarında yaşatmaya koyulur. Bu sûretle hattatlar, “Nun”un, o kasem edilen şeylerle şerh ve tefsîrini yapmaya çalışmışlar, müfessirlerin el sürmedikleri bir sâhada kalemlerini öyle kullanmışlardır ki, ne bir puta tapmışlar, ne de o güzel yazılarını put diye tanıtmayı düşünmüşlerdir. Kendilerini Allâh’a ermişler, amellerine hakîkî müşterisi olarak ancak O’nu seçmişler, ne yapmış ve yazmışlarsa O’nun adını yüceltmek, rızâsını kazanmak için yapmışlar ve yazmışlardır. Nihâyet, kendilerini ve amellerini, kefenlerini ve mezarlarını, taşlarını ve Fâtihalarını kendi elleriyle güzel yazılarına nakş ve defnetmişler; gelecek nesillere de birer emânet olarak bırakmak sûretiyle, onları insanlık imtihâniyle de başbaşa bırakıp, ebediyyet semâlarının ufukları arkasına uçup uçup gitmişler ve şu fânî kubbede de birer hoş sadâ olmuşlardır. Allah cümlesine gani gani rahmet eylesin.


Niyazi Sayın Zeck Dergisi Röportajı

Gönül kapısını bize açan Neyzen Niyazi Sayın ile daha kapıdan girdiğimizde farklı bir söyleşi yapacağımızı anlamıştım. Fotoğrafçılık, tespih sanatı, ebru, resim, kuş merakı, çiçekçilik, aşçılık, elektronik, ney yapımı ve buna benzer o kadar geniş bir ilgi alanı var ki hangisini anlatacağımızı şaşırdık. Hangi konuyla ilgilendiyse o konuda en iyisi olmuş ama bunu hırsla değil sevgiyle yapmış. Niyazi Sayın zamana meydan okuyan bir insan. Son teknolojileri takip ediyor, bilgisayar kullanıyor, yeniye açık, her günü dolu geçen değerli bir insan.. Niyazi Sayın ney icrasında yeni kalıplar ve pozisyonlarla bir dönüm noktası oldu. Bugün musikîmizde ney icrası, "Niyazi Sayın öncesi" ve "Niyazi Sayın sonrası" diye ikiye ayrılıyor. Vakit bana yetmiyor diyor, nasıl yetsin ki.. Bizim de onu anlatmaya sayfalarımız yetmedi.. Gelin sayfalarımız izin verdiği ölçüde Niyazi Sayın'ın deryasından bir katre su alalım kendimize..



Ney ile yolculuğunuz nasıl başladı?

Neyi ilk almama vesile olan Üsküdar musikî cemiyeti neyzenlerinden Emin Beydir. Bir gün Hattat Necmettin Okyay beni resim heykel müzesinin müdürlüğüne Halil Dikmen Hocamıza götürdü: "Halil evladım bak sana Niyazi'yi getirdim sana emanet" dedi. Biz o asil insanla derse başladık 15 sene gittim. Bugün sağ olsa gene giderim. Kendisinden aynı zamanda resim dersi aldım Halil Bey'in sayesinde çok insan tanıdım orda. Halil Dikmen çok efendi, değerli derviş bir insandı öyle asil, faziletli bir insan az görülür. Neyzen Emin dedenin talebesiydi. Onun da hocası Aziz Dede bu böyle bizim yol 3. Selim'in hocası Oskiyan Usta'ya kadar gidiyor ondan sonra nereye gidiyor bilmiyorum. Bu bizim ney ekolümüzdür.

Halil Dikmen'le sizin aranızda farklı bir usta çırak ilişkisinin örnek biçimde yaşanması var sanki.. Bir yerde "bana hiçbir zaman aferin demedi ama her zaman devam et dedi" demişsiniz.

Hiç söylemezdi onu, "devam" derdi. Vefatından sonra kız kardeşi Hanımefendi'yi ziyarete gittim,Ona "talebelerimden bir Niyazi var" demiş. Hâlbuki hayatımda -çok samimidir bu sözüm- hocam gibi ney üfleyemedim. Hocamın neyden çıkardığı sesi daha kimseden duymadım. Hocam aslında ressam, profesyonel bir neyzen değil, amatör ama neyi de öyle üflüyor ki biz onu üfleyemedik. Yalnız neyde şimdiye kadar yapılmamış hareketleri Allah bana ihsan etti onları yaptım. Çeşitli pozisyonları bulduk makamlardaki münasebetini temin ettik. Mesela hicazkâr makamında "fa diyez" perdesini açtığınız zaman o perde pes kalıyor fakat onun pes kaldığının farkında değil millet, bunları buldum.

Bunları nasıl buldunuz?

Benim iyi bir musikîye ihtiyacım vardı bu sanatın içerisine girmişsem onun arkasından koştum. Meselâ batı müziğine de çok düşkünüm, belki bir batı musikîsiyle meşgul olanın elinde o kadar plak yoktur. Onlardan da istifade ettim. Sonra bizim musikîde önderimiz olan tanburî Cemil Bey'in plâklardaki seslerinden istifade ettim, halen de ediyoruz. Bu meyanda Münir Nurettin'le 25 sene beraber çalıştık O da kıymetli bir değerdi memlekette. Kıymetli değer olan hafızlar vardı, herkes bilmez, onlar da çok çok muazzam insanlardı. Bu meyanda Mesut Cemil gibi konuşan bir insan hayatımda görmedim bilgili, hayran olursunuz nefis bir konuşma, sonra Kur'an okuyan hafızlar, gazel söyleyen hafızlar, iyi okuyan solistler tabii içine girince bunlar hepsi birbirine bağlanıyor. Ama bunun bende kuvvetli olmasının sebebi diğer sevdiğiniz hobileri bir araya getirdiğiniz zaman daha faydalı oluyorsunuz diye düşünüyorum. Meselâ tabağı kenarından tutmayacaksınız, iki elle yapışacaksınız hani "asılırsa insan İngiliz sicimiyle asılmalı" yahutta "sakız çiğnerse Ayşe Abla gibi şaklatmalı" derler ya bu da işin latifesi..

Musikîyi tarif edin desem nasıl tarif edersiniz?

Musikîyi ben çocuklara şöyle tarif ediyorum. Musikî iki ses arasında manevi münasebete derler. Siz gönlünüzde "do" ile "re" arasındaki sesi iyi bulursanız işte musikî odur. Ama bulamazsanız hiçbir şey ifade etmez. Batıda tamper sistemi dediğimiz 12′li sistem vardır; bu sistemde mesela keman virtiözü Menoin'i görmeden de dinleseniz Menoin olduğunu anlarsınız. O notada görünen "do" "re" değil. Notanın hiçbir faydası yoktur insana, nota bir iskelettir. Sizde! Bütün hareket sizde! Herkes kendi hayatını koyar melodilerin içerisine.

Ruhunu aksettiriyor o yaptığı esere..
Tabiî, yürümek öyledir, konuşmak öyledir. Siz konuşuyorsunuz görmeden ben sizin olduğunuzu anlıyorum. Neden, çünkü siz konuşuyorsunuz, o ruh çok önemli bir mesele.

Az önceki söylediğiniz ruhu alıp götürmesi ve onunla denge kurması nasıl olur?

Sizin duygularınız öyle olacak ki o sesleri bastığınız zaman gönlünüzden basacaksınız. O "re"nin "do"nun işareti yok, gönülde var onun işareti. Öyle bir ses ki bir sesi 9′a bölerseniz bir tanesine koma derler. Koma nedir? Hiçbir şey! Siz o komaları kendi gönlünüzden yapacaksınız. Aa bu çok güzel okuyor çok güzel çalıyor.Niye? Çünkü onun duyuşu başka..

Sizin Mevlevi olduğunuz da söyleniyor..

Açıkçası Mevlevilik diye bir şey bende yok. Yalnız neyzen olmamız münasebetiyle bir Mevlana felsefesi içerisinde olmak mecburiyeti zuhur ediyor. Bir mesneviyi okumak lazım çünkü enstrümandan ses çıkması için insanın kültüre ihtiyacı var. Bu Mevlevilik olur, Bektaşilik olur, Rufailik olur, cami felsefesi, kilise felsefesi olur; bunların hepsini toparlamak lazım. Ama Hazreti Mevlana'nın görüş ve duyuşlarına karşı son derece muhabbet ve saygımız sonsuzdur. Yoksa ben öyle kayıtlı bir insan değilim.

Bir ney üflüyorsanız tasavvufa ister istemez giriyorsunuz gibi bir şey anladım doğru mu anladım acaba?

Tabii yani şimdi o olmadan neyden ses çıkmaz. Yani manevi tarafınız olmazsa olmaz. Bizim musikimiz bizi tekkeye götürür ya da camiye ama daha çok tekkeye götürür. Batı müziğinin melodileri de kiliseye götürür. O da güzeldir tabii ama bizim işimiz başka. Basit gözüken bir şey insanı yakar mesela bir Hafız Sami varmış onu dinlediniz mi başka türlü, bunun gibi..

Burada o zaman esas olan kişinin ruhundaki oynamaları ses olarak bir başkasına aktarması değil mi?

Her şey öyle zaten "ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinden." Konuşmanızda bile maneviyat var mesela. Maneviyatsız hiçbir şey yok. Konuştuğunuz zaman karşınızdaki muhatabınız sizin manevi durumunuzla alakalı olarak size yakınlaşıyor. Her iş öyle.. Yazı yazsanız orda o güzellik görünür. Musikîden de murat insandır Kuran-ı Kerim'de de bir ayet vardır. Diyor ki: "Allah emaneti ilahiyeyi dağlara taşlara verdi onu kabul edemediler o çok ağır bir yüktü." Emanet nedir? "Onu insan kabul etti ama o insan zalim ve cahil oldu" diyor. Niye? İnsan kendi güzelliğine ekberiyetine bakmadığı için kendisine zalim ve cahil oluyor. Allah'ın güzelliği ancak insanda tecelli ediyor. Hiçbir yerde tecelli etmiyor. Her yerde tecelliyatı var, O'nsuz bir yer yok amma bütün esmasıyla beraber insanda tecelli ediyor. O melodiler insan için; o, insandan çıkıyor zaten. Ben çalmazsam başkası çalar, o çalmazsa başkası çalar mühim değil. Mühim olan insan.. Hz. Mevlana 6 ciltlik esere "dinle ney'den" diye başlıyor. Neden? Aslında insandan dinle diyor ney'den ne olacak bir kamış parçası, o işin rumuzu.. Ama asıl ney insan! İnsan'dan dinleyeceksiniz. Hz. Muhammed de insan suretinde tecelli etti değil mi? İnsanı tanımıyorsan sen, kendini tanımıyorsun "kim ki nefsini bildi o Allah'ı bildi" işte ney de bu felsefeye hizmet eden manevi asil bir alet. Ebruda da murat insan, insan olmasaydı ebru da olmazdı, onu çıkaran insan…. Mesela Karagöz, bütün dünyada her memleketin kendi bünyesine göre uygulanıyor. Çin'de var, Endonezya'da var. Yunanistan'da her gün karagöz oynatıyorlar televizyonda bile çıkıyor. Bizdeki Karagöz tasavvufi eda ve mana ile oynatılır. Maalesef bizdeki karagöz oynatanlar da bu felsefenin dışında, bildikleri yok. Karagöz baştan aşağı tasavvuftur bütün perde gazelleri hepsi tasavvufidir. Karagöz de öyle der

"Nakş-i sun'un remz eder hüsnünde rü'yet perdesi
Hâce-i hükm-i ezeldendir hakikat perdesi

Sîreti sûrette mümkündür temaşâ eylemek
Hâil olmaz ayn-i irfâna basiret perdesi

Her neye imân ile baksan olur iş âşikar
Kılmış istilâ cihâna hâb-i gaflet perdesi

Bu hâyal-i Âlemi gözden geçirmektir hüner
Nice kâra gözleri mahv etti sûret perdesi

Şem-i aşka yandırıp tasvir-i cismindir geçen
Âdemi âmed-şüd etmekte azîmet perdesi

Hangi zılla iltica etsen fenâ bulmaz acep
Oynatan üstâdı gör kurmuş muhabbet perdesi

Dergeh-i Âli abâda müstakim ol Kemterî
Gösterir vahdet elin kalktıkça kesret perdesi."

bu son beytin ilk mısra "Dergeh-i Âli abâda" işte islamın özüdür bu. Ehli beyte muhabbet lazım Allah'ın emridir Kuran-ı Kerim'de "ben sizden hiçbir ecir istemiyorum, ehli beytime muhabbet ediniz" buyuruyor nedir o ehlibeyt ben karışmam artık.. Herkes kendi derdine baksın, uğraşsın bulsun neyin nesi neyin fesi ise bu gönül işidir. Yaşamdan maksat hakikate ulaşmaktır.

Bütün sanatların başı insan o zaman
Kendini bilecek insan. Allah "Ben size şah damarınızdan yakınım" diyor. Her yerde tecelli ediyor, insandaki tecellisi de başkadır.

Çok uzun süre TRT'de hizmet vermişsiniz, nasıl başladı?

1949 ya da 1950 senesinde neyzen Süleyman Erguner: "Radyoda saz eseri yapıyoruz gelir misin?" dedi. Radyoya girmek çok büyük bir şey benim için "Gelirim ama önce bir hocama sorayım ondan sonra karar veririm" dedim. Sonra hocama sordum, gitmemi arzu etti 1950′den itibaren resmi olarak radyoda faaliyet gösterdik. Süleyman Erguner ile bir hayli zaman, beraber radyoda vazife aldık. Şunu söylemek icabederse Hocam da dâhil diğer neyzenler Süleyman Erguner gibi ney tanıtımı ve neyin sesini duyurmakta faydalı olamadı. 30 sene radyoda çalıştım sonra konservatuar açıldı, konservatuara devam etmeye başladık. O meyanda Amerika'dan Seattle Üniversitesi'nden istediler. Necdet Yaşar'la oraya gittik Amerika'da 1 sene kaldık sonra İstanbul'a geldik konservatuara devam ettik. 65 yaşını doldurmuş olanlar gurubu için özel bir kanun vardı bu yeni iktidar ondan istifade edemezsiniz dedi. Hâlbuki gerek müzisyen olsun, gerek diğer bölümlerde olsun bunun sonu yoktur. Beşikten mezara kadar sanatkârlardan istifade edilmesi lazımdır. Biz de pekâlâ dedik kalktık konservatuardan da ayrıldık geldik. Kimse de halimizi sormadı. Aldık eşyalarımızı topladık eve geldik. Böyle bir musikî hayatımız oldu.

Burada büyük bir kütüphane görüyorum, ne tür kitaplar..

Musikîyle, tarihle, dini eserlerle alâkalı çeşitli kitaplar. Bizim Türkiye'de arzu edilen kitaplar çıkmıyor; çok kitap çıkıyor ama hiç birisi işe yaramıyor okunması icap eden kitap çıkması lazım. Önce eski yazılmış eserlerin tercümesi lazım. Bunlara ihtiyaç var, kütüphaneler kitap dolu ama kapısını açan yok.

Bunları insanlar görmüyorlar mı?

Görmüyorlar, niye görmüyorlar? Çünkü insanları bu hale getirdiler. Sizin karşınıza musikî ile alakası olmayan insanlar çıkarsa musikî ortadan kalkar.

O anlayış yok ki o güzellikten sanattan zevk alma yok ki..
Ama gençliğin kabahati yok bunda; gençlik onu görüyor. Ne görürse.. Gençler hakikaten zeki çocuklar. Halka ne verirseniz onu alır, mesele orada! Türkiye'de kültür çok zaafa uğradı çok kötü duruma düştük. Spikerler konuşmasını bilmiyor her önüne gelen spiker oluyor, telaffuzda vurgulamaları bile yerinde yapamıyorlar. Kendini göstermek için oraya çıkıyor. Her şey böyle, Biz kültürsüzlükten perişanız kültür yok yok .. Sabahtan akşama kadar televizyonda acayip şeyler seyrettiriyorlar bize, milleti güzelliğe alıştırıcı hareketlerin olması lazım. Belgesellerin olması lazım vs. bizim artık buna ihtiyacımız var. Bir çocuk var Mercan Dede diyorlar meşhur bir neyzenmiş. Ben onun hocasıymışım! Hiç alakası yok beni tanıyan insan bilir, öyle bir insan yetiştirmemin imkânı yok. Halk da bunun arkasından koşuyor. Halkın da kabahati yok halk ne verirseniz onu alır.

Hiç ders almadı mı Mercan dede sizden?

Hayır, efendim ben buna ders verir miyim, ben yobazım aynı zamanda musikide yobazım ben. Ben klasik bir insanım. Sokak müziğinden hoşlanmam. Beni tanıyan bir insan talebelerime baksın nasıl insan yetiştiriyorum.

Nasıl görüyorsunuz gidişatı?

Ben şahsen iyi görmüyorum. Tadı yok bu işin. Her bakımdan şahsiyetimiz zaafa uğradı. İyi olur inşallah diyelim ne diyelim ki..

Son zamanlarda kendinizi geriye çekmenizdeki sebep biraz da gerçek anlamda sanata talip kimsenin kalmadığını düşünmüşsünüz öyle mi?

Yok, öyle değil. Öyle düşünmüyorum var, çok var.. Herkes beni zannediyor ki kendisini geriye çekiyor öyle bir şeyim yok benim evde uğraşacağım çok şey var. Kuşlar var, oydu buydu günün hiç kıymeti yok zaman az geliyor.

Sanatta iyi bir yere gelebilmek için diğer yan sanatlarla da ilgilenmenin çok önemli olduğunu söylemişsiniz.

İyi olmak için bu işin içine girmek lazım. Yani girmezseniz olmaz, kenarından bir şey olmaz. Bir de karakter meselesi, mesela benim karakterimde bir şeyin çoğunu severim. Sevdiğim insanı çok severim. Sevmezsem sevmem o insanı. Bütün mesele insanların kendisine ve karşısındakine ziyanı dokunmasın. Ve ziyanı dokunmamakla beraber hizmeti olsun faydası olsun. Yani kendi derdinizden önce karşınızdakinin derdi ile hemhal olmalı. Bunda din, iman, şu, bu bakmak yok kim olursa olsun, insandır. Hatta ben biraz daha ileri giderim, sokakta bir kâğıdı bile itmem, kâğıda hakaret nazarıyla bakarım o kâğıda hakaret etmişim diye düşünürüm. Yaşadığınız hayat içerisinde kimseye zahmet vermemek lazım. Eşyada da bir hakikat var. Varsa vücudu, onun canlı olduğunu düşünürüm ben, hayat canlıdır. Birbirimizi sevmek, hizmet etmek lazım.. Hizmetten daha güzel bir şey hayatta yoktur. Dünyanın en büyük servetine sahip olsanız hizmet etmezseniz hiçbir kıymet ifade etmez.

Tespih koleksiyonunuz var ve yapımı da sizin ilgi alanınız içerisine giriyor.

Tespih Türk sanatlarından birisidir. Ebru nasıl bir sanatsa bu da bir Türk sanatıdır. Bunun güzel olması için bir takım şeylere ihtiyaç var. Mesela deliği çok ince olacak, 99 tanesi de aynı olacak, imamenin şekli ona göre olacak, burada halka dediğimiz şeyler var onlar iyi çekilecek çıkacak, işlemeli olacak vs. Bu yönde, hele Osmanlı'nın son devrinde yetişmiş büyük tespihçilerimiz vardır.

Ebru sanatında bizdeki öncüler kimlerdi?

Ebru sanatı bize Ethem Efendi'den geliyor. Ethem Efendi'den hattat Necmettin Hoca öğreniyor. Ondan da aktar Mustafa Düzgünman -bana da çok faydası olan değerli bir ağabeyimizdi ve o benim aynı zamanda önderimdi- öğreniyor. Bu sayede ben de yaptım, Mustafa Hoca'dan da merak edip bir hayli Ebru yapanlar oldu. Böylece bu iş öyle bir hale geldi ki şimdi ebru boyalarını satan dükkânlar açıldı. İki defa Boston'a çağırdılar beni onlara Türk ebrusunu gösterdim onlardan da Avrupa ebrusunu gördüm.

Farkı nedir?

Pek fark yok yalnız mesela onlar potasyum alüminant kullanırlar. Kâğıtları potasyum alüminanta batırırlar ondan sonra ebru teknesine, boyaya koyarlar. Çıkarırlar suyla yıkarlar kâğıdı, üzerindeki yapışmamış boyalar gider kendi öz boyası kalır pırıl pırıl da olur. Çok güzel olur. Mesela şuradaki yazı benimdir ebru teknesinde yapmıştım. Bunu yapmak için muhakkak o potasyum alüminanta ihtiyaç vardır.

Bunlar az önce dediğiniz gibi insanın kendine edindiği işler, zevkler.

Evet, bunların hepsi tâli dediğimiz yan hareketler. Asıl insan kendisi.. Asıl uğraşacağı en iyi fotoğraf makinesi kendisi, başka bir şey değil.

Perdeleri büyük bir titizlikle kullanan nefes hâkimiyetiyle ney üfleme çıtasını yükselten, musikî tarihinde kendine özgü, ulaşılmaz bir yeri olan "Neyzenlerin hocası" unvanının sahibi ve günümüzde yaşayan en büyük neyzen Niyazi Sayın'a o engin dünyasını bizimle paylaştığı için teşekkür ediyoruz.

Sema Özbek/Zeck Dergisi Sayı:16

Sadreddin ÖZÇİMİ

1955'te Konya'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Konya'da tamamladıktan sonra İTÜ Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı'nın Temel Bilimler Bölümü'ne ilk giren öğrenciler arasında yer aldı. Eğitimini ney sazı üzerine tamamlayarak 1979 yılında mezun oldu. Konservatuar öğrenimi sırasında Aka Gündüz Kutbay ve Niyazi Sayın'ın öğrencisi oldu.


Mezuniyetinden önce 1977 yılında Dr. Nevzad Atlığ yönetiminde yeni kurulmuş bulunan İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu'na ney sanatkârı olarak girdi. 1980 yılında döndüğü Konya'da, dönemin belediye başkanı Mehmet Keçeciler'in isteği üzerine, belediye bünyesinde bir konservatuar kurmak amacıyla çalışmalarına başladı. Önce Konya Belediyesi Türk Müziği Korosu'nu kurdu. Bu koroda, lise seviyesindeki Konyalı gençlere Türk mûsikîsi öğretti. Bu öğrencilerinden bir bölümü, hâlen, müzik dünyasında başarılı çalışmalarını sürdürmektedir.


1984 yılına kadar Konya Belediyesi bünyesinde çalıştıktan sonra 1984 sonunda Selçuk Üniversitesi'nde müzik okutmanı olarak göreve başladı. Daha sonra Cinuçen Tanrıkorur ile birlikte Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü'nün kuruluş çalışmaları içinde yer aldı.


1986 yılında İstanbul'a gelerek Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dinî Mûsikû Kürsüsü'nde master çalışmasına başladı. Master tezini, XV. Yüzyıla ait Hızır bin Abdullah'ın Kitâbü'l-Edvâr adlı nazariyat kitabı üzerine hazırladı. Özçimi'nin çalışması, Mûsikî Mecmuası'nın 1999 ve 2000 yıllarında çıkan sayılarında bölümler halinde yayımlandı.


Çalışmalarını, hâlen, 1987 yılında ney sanatkârı olarak atandığı, Necdet Yaşar tarafından kurulup yönetilen İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu'nda sürdürmektedir.


Sadreddin Özçimi, müzik hayatı boyunca yurtiçinde ve yurtdışında çok sayıda konser turnesine katıldı. İlk olarak 1981 yılında UNESCO tarafından Güney Kore'nin başkenti Seul'de düzenlenen müzik konferansına Necdet Yaşar ile birlikte katılarak konserler verdi. Bu ilk yurtdışı turnesini, yine UNESCO'nun düzenlediği ve İngiltere'de gerçekleştirilen bir diğer uluslar arası konferans izledi. Necdet Yaşar'la beraber konser verdiği ülkeler arasında başta ABD olmak üzere Avrupa'nın bütün ülkeleri, Hong Kong ve Irak yer almaktadır.


Özçimi, ayrıca, Mevlevî mûsikiîsi yapan semâ topluluklarıyla âyinlere katılmak ve başka müzik topluluklarının içinde yer almak suretiyle de çeşitli ülkelere düzenlenen turnelere katıldı. Konyalı olmasının da etkisiyle, 1971-1999 yılları arasında, küçük aralıklar dışında, hemen her yıl, Konya'da düzenlenen Mevlânâ İhtifalleri'nde neyzen olarak yer aldı. Bu görevini son yıllardı "Neyzenbaşı" sıfatıyla sürdürdü.


Solist ve topluluk içinde yer almak suretiyle çok sayıda plak kaset ve CD çalışması yapmış olan Özçimi'nin, Trance-1 adını taşıyan albümünde olduğu gibi, bazı kalıcı nitelikteki çalışmaları yabancı yapımcılar tarafından gerçekleştirilerek yurtdışında yayımlandı.


Sadreddin Özçimi müzik çalışmalarının yanı sıra, klasik sanatların diğer bazı dalları ile de ciddi seviyede ilgilenmektedir. Bunlardan ilki, hocası Niyazi Sayın'dan etkilenerek ve onun yolunda gitmek azmiyle başladığı tesbih yapma çalışmalarıdır. Bu konuda dikkate değer eserleri bulunmaktadır. Öte yandan 1993 yılından itibaren, Hezârfen Necmeddin Okyay'ın talebesi, ebrû sanatkârı Mustafa Düzgünman'dan icazetli olan ve günümüzün önde gelen ebrû ustaları arasında sayılan Alpaslan Babaoğlu'ndan meşk ederek icâzet aldığı ebrû sanatıyla ilgili çalışmalarını ciddi bir çizgide sürdürmektedir. Bu sahada verdiği eserler, yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli karma sergilerde değerlendirilmiştir.


Sadreddin Özçimi evli ve Hakkı, Fatih ve Yâsin adlarını taşıyan üç erkek evlat babasıdır.


Kaynak: www.neyzen.com

Üstad Neyzen Niyazi SAYIN

1927 senesinde, İstanbul Üsküdar'da, açık Türbe denilen Doğancılar semtindeki ahşap eski bir Türk evinde dünyaya geldi. Burada bir müddet oturduktan sonra, Doğancılar'daki şimdi artık pek bulunamayan ahşap iki katlı kendi evlerine taşındılar.


Babası Rumeli dediğimiz Resne, annesi de yine aynı beldeden Manastır'da dünyaya gelmişlerdir. Ağabeyi ve ablası ise, Neyzen Niyazi SAYIN gibi İstanbul'da dünyaya geldiler.


İlk ve orta okulları, Üsküdar Paşakapı'da, liseyi, Haydarpaşa ve Beyoğlu'nda okudu.


İkinci Cihan Harbi ve yoksullukların önde olduğu bir devirde tahsilini tamamlamak nasip olmadı.


Askerliğini eğitim alayında yaptığı devirde, İstanbul Belediyesi Konservatuarı'na devam etti.


Okul sıralarında çeşitli spor dallarında muvaffakiyetleri vardır.


Babası, aileden gelen müzik terbiyesiyle, Neyzen Niyazi SAYIN'ı genç yaşında müziğe yönlendirmiştir. Okul sıralarında, ağız mızıkası ve armonika çalması, batı müziğine olan düşkünlüğü ve aynı zamanda manevi inancı münasebetiyle, cami mûsikîsini öğrenmek için, gençliğine rağmen bu yoldaki mesaisi fazladır.


Özellikle Haydar Paşa Lisesi'nde okuduğu yıllarda çok iyi ağız armonikası çalmaktadır. Esasen en başarılı olduğu dersler arasında edebiyat, müzik ve spor başı çekmektedir. Daha o yıllarda güzel sanatlardaki kabiliyeti, kendini derslerinde belli etmiştir. Hatta bir dönem Fenerbahçe genç takım seçmelerini en ön sırada kazanmış ve bir süre bu takımda futbol oynamıştır.


Plastik sanatlara da çok büyük ilgisi ve yeteneği bulunan Neyzen Niyazi SAYIN'ın küçüklüğünden beri en büyük zevklerinden biri de, mahalleden bazı arkadaşlarıyla birlikte resim ve ağaçları oyarak küçük heykelcikler yapmaktır.


Babasının İstanbul kültürü içindeki yaşayışı ve bilhassa Tanburi CEMİL BEY'e olan sevgisi neticesi olacak ki; evlerinde bazı zamanlar, evlatlarını borulu gramofonun etrafına toplar, çocuklarından birisi plağı yerine koyar, diğeri gramofon zemberek kolunu kurar, Neyzen Niyazi SAYIN'a da iğnesinin takılması kalırdı. Neyzen Niyazi SAYIN'ın bu günlere gelmiş olmasını sağlayan güzelliklerin başında gramofondan dinlediği Tanburi CEMİL BEY'in taksimleri çok önemli bir yer tutar. O günün atmosferi içinde gerek evlerden, gerekse Camilerden ve bilhassa Minarelerden gelen sedalar da, kendilerini bu günlere getiren güzellikler arasındadır.


1947 yılında, Semtlerinin Camiinde, bir ikindi ezanı Neyzen Niyazi SAYIN'ı, kimin okuduğunu öğrenmek için Cami kapısına götürdü. Oradan çıkanlar içerisinde mahallenin büyüklerinden Mustafa DÜZGÜNMAN ile karşılaştı. Ezanın kimin tarafından okunduğunu sordu, bu durum Mustafa DÜZGÜNMAN'ın çok hoşuna gitti. Cevap olarak; kendisinin okuduğunu söyledi ve ilaveten; "eğer istersen gel bizim evde dini eser meşk ediyoruz" dedi. Bilahare oraya devam etmeye başladı ve hocasının en çalışkan talebelerinden oldu. O kapı Neyzen Niyazi SAYIN'a mûsikî aleminin açılmış olduğu ilk ciddi kapıdır.


Dini ve tasavvufi eserleri geçerken, bu eserlerde ifadesini bulan duyuş ve düşünüş tarzı ilgisini çekmeye başlamış, güftelerin anlamını çözmeye çalışırken kendini tasavvufun içinde buluvermiştir.


Daima kendisinin velinimeti olarak gördüğü, rahmetli hocası; Mustafa DÜZGÜNMAN, Neyzen Niyazi SAYIN'a istidadının doğrultusunda çok yardım etmiş ve mensup olduğu diğer sanatlarda da önder olmuştur. Aralarındaki yakınlık ve bilhassa, mesleği olan aktarlık sebebi ile, o manevi insanların buluştuğu aktar dükkanındaki, güzel sohbetlerden aldığı feyzlerde, hocasının tesirinin çok önemli olduğunu söylemeyi bir borç bilmiştir.


Her nedense ney sazına olan sevgisinin nereden geldiğini hala bilememektedir. Bir ney almak ve öğrenmek istiyordu. Üsküdar'ın kıymetli ailelerinden olan ve Üsküdar Mûsikî Cemiyeti neyzenlerinden Emin BEY'den bir ney almaları için rica eder. Beraberce Beyazit Çadırcılar'da Osman DEDE'ye giderler, on lira mukabilinde bir sipürde ney alırlar. Neyzen Niyazi SAYIN, o günün tarihini, hayatının en önemli günlerinden biri olduğu için hiç unutmamıştır. 4 Mart 1948.


İlk olarak Yenikapı Mevlevî-hânesi Şeyhi Abdülbaki DEDE'nin oğlu Neyzen Gavsi BAYKARA'dan iki ders aldı. Bu günler içerisinde hayatının unutamayacağı büyüklerinden, Hezâr-fen (bin fen sahibi) Hattat Necmeddin OKYAY, Neyzen Niyazi SAYIN'ı alır, Resim Heykel Müzesi müdürü ve Güzel Sanatlar Akademisi resim hocalarından Neyzen Halil DİKMEN'e götürür. Kendileri Neyzen Emin Dede'nin talebesi, Türkiye'nin en büyük neyzenidirler, Neyzen Niyazi SAYIN bundan habersizdir.


Kendisini, Necmeddin Hoca ona teslim eder. Neyzen Niyazi SAYIN artık aynı zamanda Güzel Sanatlar Akademisinin en büyük hocalarından birinin de talebesidir. İlk dersin tarihi 21 Ocak 1949'dur. Her Perşembe günü on beş yıl hocasından ney ve ahlâk dersi alır. " Bir daha böyle bir hocanın bulunacağını tahmin etmiyorum", şeklindeki ifadesi de Neyzen Halil DİKMEN'in büyüklüğünü açıkça ortaya koymaktadır.


"Bir gün hocamdan ders almak için müzeye geliyordum. Bahçede, hocadan ders alan akademi talebelerinden Cemal'e rastladım. Hatırını sordum, bana şöyle dedi: "Niyazi; ben artık hocadan ders almayacağım. Çünkü onun yaptıklarını neyde yapmaya imkan yok. Ama şunu bil ki yine Hoca'ya geleceğim. Ney dersi almak için değil, ahlâk dersi almak için" şeklindeki ifadesi hiç aklımdan çıkmaz". Bu ifadesi de Neyzen Halil DİKMEN'in kıymetini açıkça ortaya koyar.


Kıymetli Hocası Mustafa DÜZGÜNMAN'dan ilâhîlerin yanı sıra, ebru, cilt ve fotoğrafçılığı öğrendiği gibi, tespih koleksiyonu yapmayı ve tespihin her türlü değerini de yine ondan öğrendi. Bilâhare tespihe olan merakı münasebetiyle altı ay kadar bir müddet Edirnekapı'da Galip Usta'dan tespih yapmasını öğrendi.


Neye olan sonsuz öğrenme arzusu yanında Hocası Neyzen Halil DİKMEN'den resim dersi almaya başladı. Bu günler içerisinde yine Hoca'sının arzusu ile ki daha evvel de bahsedildiği gibi konservatuara devam ettiği söylenebilir.


1950 senelerinde Üsküdar Mûsikî Cemiyeti ile ve Neyzen Süleyman ERGUNER (Dede Süleyman ERGUNER) ile İstanbul Radyosu'nda saz eserleri icra ediyorlardı.


Yapmış olduğu soloların bir neticesi olarak Dr. Nevzat ATLIĞ Bey'in arzuları ile İstanbul Radyosu Müzik Yayınları'nda vazife aldı. O devrin kıymetli hocalarının bulunduğu yıllarda ve devamında radyo muhitinden çok feyz almış olduğu söylenebilir. 1954 yılından 1956 yılına kadar bu vazifede bulundu. Aynı zamanda radyo müzik neşriyatına da iştirak ediyordu.


1956 yılından 1969 yılına kadar Münir Nureddin SELÇUK'un arzusu ile İstanbul Belediyesi Konservatuarı icra heyetinde vazife aldı. Bilâhare, bu vazifeden sonra o devirde yeni kurulan İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı'nda Öğretim Görevlisi ve Nefesli Sazlar Ana Bilim Dalı Başkanı olarak vazife aldı. Halihazırda bu vazifesi devam etmektedir. 1980 yılında Amerika'nın Seaatle Üniversitesi'nde bir yıl kadar bir devrede arkadaşı Tanbûrî Necdet YAŞAR ile Türk Mûsikîsi eğitimi yapmış bulunmaktadırlar. Aynı zamanda İngiltere, Almanya, Fransa gibi memleketlerde de çeşitli zamanlarda konserler vererek mûsikîmizin ciddi ve asil olan güzelliklerini tanıtma saadetine kavuştular.


Amerika'da bulunduğu zaman içerisinde Seattle Public'te iki de ebru sergisi açmıştır.


Gerçek bir sanatçı olan Neyzen Niyazi SAYIN ebrudan fotoğrafa, tespihçilikten sedef kakmacılığına, elektronikten tornacılığa, balıkçılıktan gülcülüğe, ağaç işlerinden kuşçuluğa kadar yoğun bir ilgi yelpazesi içinde yoğrulmuş, günümüzün ender şahsiyetlerinden biridir. Bu bakımdan evini gerçek bir sanat atölyesi olarak kullanmaktadır. Her biri tek başına bir insan ömrünü doldurmaya yetecek olan o kadar sanat ve zanaatta üstâd olan Neyzen Niyazi SAYIN, sanatta bir yere gelebilmek için bütün yan sanatlarla ilgilenmeyi şart olarak görmektedir. Ama her şeyden evvel ahlak; Çok sevdiği Mesut Cemil BEY'in Tanburi Cemil BEY hakkındaki "Babamın ahlakı sanatından üstündür." Sözünü hatırlatarak sanatta gayenin cemiyete ahlaklı insanlar yetiştirmek olduğunu her fırsatta ifade eden Neyzen Niyazi SAYIN'a göre; üstün ahlaka sahip olmayanlar, sanatta başarılı olamazlar.


Sırası ile; Mustafa DÜZGÜNMAN, Şeyh Hayrullah EFENDİ, Mızıkalı Muhiddin EFENDİ, Zekâî DEDE'nin talebesi Kadırgalı Hüseyin Fahrettin EFENDİ, Hafız Ali EFENDİ, Kadıköylü Vahit BEY, Emin ONGAN, Şefik GÜRMERİÇ ve bilhassa Mesut Cemil BEY gibi hocalardan feyz almış olduğu söylenebilir.


Neyzen Halil DİKMEN hocasının başta ney olmak üzere her hal ile kendisine olan yardımlarını hiçbir zaman unutamamaktadır. Bir köklü ekol olan ney tavrının, kendileri son mümessilleridir.


Tanburi Cemil ÜSTAD'a olan sevgisi ve onun elinde olan plaklarından ve oğlu Mesut Cemil BEY'in göstermiş olduğu yoldan bilhassa istifade etmiş olduğunu söylemeyi her zaman bir borç bilmiştir. Neyinde gerek Hocası Neyzen Halil DİKMEN'in ve gerekse Tanburi Cemil BEY'in yollarını ve sanat anlayışlarını birleştirmek yegane arzusu idi. "Elli üç yıllık sanat hayatım içinde her ikisinin tevhidi ile ortaya bir şeyler koymuş isem, kendimi bahtiyar addederim." Şeklindeki ifadesiyle sevgi ve saygısını dile getirmektedir.


Neyzen Niyazi SAYIN'ın ney icrasında yeni kalıplar ve pozisyonlarla bir dönüm noktası teşkil ettiği, bu manada geleneği kendi içinde yenilediği ortak kanaattir. Neyde, bir "Neyzen Niyazi SAYIN öncesi" ve "Neyzen Niyazi SAYIN sonrası"ndan söz etmek gerekir. Bazı pozisyonların ve baskı şekillerinin eksikliği dolayısıyla eskiden Kürdîlihicâzkâr, Şedd-i-arabân, Nihâvend gibi makamlarla taksim bile yapılamazken, bugün çoğu Niyazi Bey'in talebesi olan genç neyzenler onun açtığı yolda mucizevi başarılar göstermektedirler.


Perdeleri büyük bir titizlikle kullanması, nefes hakimiyeti ve benzersiz legatosuyla, mûsikî tarihinde seçkin bir yer edinen Neyzen Niyazi SAYIN; Ney açarken 26 lı birim sistemine ilaveten kullandığı kaydırma sistemi ile de gelecek kuşaklara örnek bir liderlik ve ekol sergilemektedir.


Neyzen Niyazi SAYIN ekolü...


Kaynak: www.neyzen.com

Neyzen ve Hattat

"Ney-i bezm-i gamem ey âh ne bulsan yele ver
(Ey ah! Gam (hüzün) meclisinin ney'iyim, ne bulursan yele ver (savur) dağıt)
Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı"
(Ateşe yanmış kuru vücudumda arzudan başka)

Hattat besmele çekti, neyzen derin nefes aldı. İçine gamı yükledi, ciğerince gamlandı.

Bu dünya onun için gerçek bir cehennemdi. Melekûta özlemi yeniden depreşmişti.

Yüreği uzaklarda bir yerdeydi.

Uzunca bir destur çekti sonra.

Dokuz boğumlunun deliklerine sardı parmaklarını.

Bir yoksula özendi, başını yana eğdi.

Dudağına değdi başparenin kehribar soğuğu, içini ürpertti.

Sanki leb-i canan sarıldı

dudağına, soluk meşk etti.

Aşkla üfledi sonra, üfledi, üfledi. Ney oldu o an neyzen.

Sazlıktan koparılmış, içi

delinmiş, vatanına hasret kamış; inledi, inledi.

Hep beklediği tını belki gelirdi.

Oksijen sarhoşluğuna bıraktı yerini umudu.

Kamışın ucundaki alev sakindi.

Beklediği ses yoktu ve hiç gelmedi.

"Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

(Bana, ne gönül ateşinden başka kimse yanar)

Ne açar kimse kapım bâd-i sebâdan gayrı"

(Ne de tan yelinden başka kimse kapımı açar)

İçinde efkâr, ney sesini duydu ebruzen.

Teknede serptiği renkler titreşti. Ahengi taradı, âlemler birleşti.

Kâinatın tasviri haritalandı orda. Kitreye değen yeşil, yaprak yaprak dağıldı.

Fırçasına biraz alev doladı sonra. Damla, su dairesine alındı. Biliyordu haddini.

Bir yere ayrılmadı.

Lalenin uçlarına değdi "biz", lale ses verdi.

Bir lale istedi yanına, ustaya öyle geldi.

Gökteki bulutlar düştü böyle kâğıda.

Rahmetler yağdı sonra bakana, baktırana.

Lalezar; gözüne fer oldu, edenin nazar.

Lalezar; toprak boyaya oldu bir mezar.

Kaynak: http://www.neyforum.net

Üstad Niyazi Sayın'ın Evinde Çekilmiş Fotoğraflar







Kaynak: http://www.neyforum.net